07-05-2008, 10:30:31 AM
YARGIYI linç ediyoruz. Daha iki yıl önce Danıştay’da adaletin bağrına saplanan o kurşunlar hafızamızdayken yürütülüyor bu linç.
Hakimler açık açık uyarırken yapılıyor.
Dokunulmazlık zırhına bürünmüş siyasetçiler bir yandan yükleniyor, “özgürlük” adı altında her şeyi hak zanneden bazı sivil toplum örgütleri diğer taraftan. Medyanın bazı kalemşörleri de tüm maharetlerini sergileyerek eşlik ediyor bu linçe.
Bu kadar mı?
Yetmiyor, Avrupa Birliği’ne, ABD’ye şikayet ediyoruz kendi milli yargımızı.
“Bildiri yayınlayın” talepleri sadece kapalı kapılar ardında konuşulmuyor artık; açık açık muhataplar çıkıp, “İstek geldi, metin yayınlayacağız” diyebiliyor.
Adaletin terazisini doğru tutmak adına görev yapan hakim ve savcılar, verdikleri kararlardan dolayı yaşamlarından olabiliyor.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, “Anayasa ve yasalarca çerçevesi çizilen görevi yaptı” diye açıkça tehdit edilebiliyor.
Anayasa Mahkemesi üyeleri, yarım asırlık yargı deneyimleri göz ardı edilerek, kendilerini seçenlerin “kapıkulu askerleri” gibi nitelendirilebiliyor. Şeref ve haysiyet yeminiyle başladıkları görevlerinde verecekleri reylerin, kendilerinin değil, başkalarının vesayeti altında olduğu açıkça söylenebiliyor. Yani bir anlamda onurlarıyla oynanmaya çalışılıyor.
Herkes bu seslere
kulak vermeli
HANİ “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali, yargıçlar iki seçenek arasında bırakılıyor. “Şu karar çıkarsa bizdensin, çıkmazsa onlardan” yaklaşımıyla güya adalet sağlanmaya çalışılıyor. Yargıya yansıyan olaylar hakkında değerlendirme yapılamayacağı açıkça belirtilmesine karşın, çarşaf çarşaf değerlendirmelerle yargıcın karar verme hakkına müdahale ediliyor.
Oysa onlar için yol belli; Anayasa ve yasalar en doğru adres.
Nitekim yargı da artık sadece kararlarıyla konuşmuyor. Kendisini açık açık savunma gereği duyuyor son dönemde.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın dün söylediği şu sözlerin altını özellikle çiziyorum:
“Anayasa Mahkemesi’ne intikal etmiş dâvâlarla ilgili olarak, gerek ulusal gerekse uluslararası çevrelerce Mahkemeyi yönlendirme, etkileme ve baskı altında tutma girişimleri büyük bir üzüntü ile takip edilmektedir. Mahkeme üyelerinin verdikleri oylar gözetilerek görsel ve yazılı basında hangi Cumhurbaşkanının kimi seçtiği ve nasıl oy kullandıkları biçimindeki kategorik değerlendirmeler, yargıçların kendilerini koruma içgüdülerini harekete geçirerek vicdani kanaatlerini saptırmaya yönelik ağır bir saldırı niteliğindedir. Mahkeme üyelerinin görüntülerinin her dakika televizyon ekranlarından gösterilmesi, haber yada açık oturumlarda isim verilerek hedef haline getirilmesi yaşanmış elim olaylardan ders çıkarmayanları sorumluluktan kurtaramayacaktır. Yapılanları izliyor ve farkındayız.”
Önceki akşam da Meclis’teki resepsiyonda Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün de açık tepkisi vardı. Özellikle AB’li yetkililerin hadlerini aşarak “AKP kapatılırsa, müzakereler askıya alınır” diyebilmelerine karşı Paksüt, Anayasa’nın yargı sürecine müdahale edilmeyeceğine ilişkin 138. maddesini hatırlatarak “Bunların 138’den haberi yok” dedi.
Türkiye bir hukuk devletidir!
YARGITAY Başkanı Hasan Gerçeker’in, kapatma davasının ardından yaşanan tartışmalar sırasında, “Demokratik hukuk devletinde hukukun üstünlüğü ilkesinin gereği olarak tüm bireyler ve kurumlar, yasalara uygun davranmak ve saygı kurallarının dışına çıkmamak koşulu ile eleştiri haklarını kullanabilirler ancak; eleştirinin sınırları zorlanmamalı. Hakarete varan mahiyette yazı, haber ve yorum yapılmamalıdır” mesajı hala hafızalarda.
Tıpkı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan “Siyasi Partiler hakkında açılan kapatma davaları nedeniyle eleştiri sınırı dışında kalan, kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret ve tehdit içeren veya yargılama sürecini etkileme niteliğinde bulunan söz ve yazılar ile ilgili olarak adli yargı mercilerince gerekli yasal işlemlerin yapılacağı ise muhakkaktır” değerlendirmesi gibi.
Türkiye bir hukuk devletidir. Nitekim bu durum, Anayasa’nın değiştirilemez nitelikteki 2. maddesinde açıkça vurgulanmıştır. Ülkemizde adaleti tesis etmek üzere mahkemeler kurulmuş, hakimler yetiştirilmiştir. O zaman hepimiz hakimliğe ve savcılığa soyunarak insanları ve kurumları yargılamak yerine, eleştirilerimizi biraz daha aklı selim yaparak, çıkacak sonuçları beklememiz hem kendimiz hem de ülkemiz için çok daha doğru olacaktır.
Aksi takdirde hukukun insan ilişkilerini düzenlediği bir yapı değil, insan ilişkilerinin kendi hukukunu oluşturduğu bir düzen ortaya çıkar. İnanın o zaman tablo çok daha vahim olur.
Hakimler açık açık uyarırken yapılıyor.
Dokunulmazlık zırhına bürünmüş siyasetçiler bir yandan yükleniyor, “özgürlük” adı altında her şeyi hak zanneden bazı sivil toplum örgütleri diğer taraftan. Medyanın bazı kalemşörleri de tüm maharetlerini sergileyerek eşlik ediyor bu linçe.
Bu kadar mı?
Yetmiyor, Avrupa Birliği’ne, ABD’ye şikayet ediyoruz kendi milli yargımızı.
“Bildiri yayınlayın” talepleri sadece kapalı kapılar ardında konuşulmuyor artık; açık açık muhataplar çıkıp, “İstek geldi, metin yayınlayacağız” diyebiliyor.
Adaletin terazisini doğru tutmak adına görev yapan hakim ve savcılar, verdikleri kararlardan dolayı yaşamlarından olabiliyor.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, “Anayasa ve yasalarca çerçevesi çizilen görevi yaptı” diye açıkça tehdit edilebiliyor.
Anayasa Mahkemesi üyeleri, yarım asırlık yargı deneyimleri göz ardı edilerek, kendilerini seçenlerin “kapıkulu askerleri” gibi nitelendirilebiliyor. Şeref ve haysiyet yeminiyle başladıkları görevlerinde verecekleri reylerin, kendilerinin değil, başkalarının vesayeti altında olduğu açıkça söylenebiliyor. Yani bir anlamda onurlarıyla oynanmaya çalışılıyor.
Herkes bu seslere
kulak vermeli
HANİ “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali, yargıçlar iki seçenek arasında bırakılıyor. “Şu karar çıkarsa bizdensin, çıkmazsa onlardan” yaklaşımıyla güya adalet sağlanmaya çalışılıyor. Yargıya yansıyan olaylar hakkında değerlendirme yapılamayacağı açıkça belirtilmesine karşın, çarşaf çarşaf değerlendirmelerle yargıcın karar verme hakkına müdahale ediliyor.
Oysa onlar için yol belli; Anayasa ve yasalar en doğru adres.
Nitekim yargı da artık sadece kararlarıyla konuşmuyor. Kendisini açık açık savunma gereği duyuyor son dönemde.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın dün söylediği şu sözlerin altını özellikle çiziyorum:
“Anayasa Mahkemesi’ne intikal etmiş dâvâlarla ilgili olarak, gerek ulusal gerekse uluslararası çevrelerce Mahkemeyi yönlendirme, etkileme ve baskı altında tutma girişimleri büyük bir üzüntü ile takip edilmektedir. Mahkeme üyelerinin verdikleri oylar gözetilerek görsel ve yazılı basında hangi Cumhurbaşkanının kimi seçtiği ve nasıl oy kullandıkları biçimindeki kategorik değerlendirmeler, yargıçların kendilerini koruma içgüdülerini harekete geçirerek vicdani kanaatlerini saptırmaya yönelik ağır bir saldırı niteliğindedir. Mahkeme üyelerinin görüntülerinin her dakika televizyon ekranlarından gösterilmesi, haber yada açık oturumlarda isim verilerek hedef haline getirilmesi yaşanmış elim olaylardan ders çıkarmayanları sorumluluktan kurtaramayacaktır. Yapılanları izliyor ve farkındayız.”
Önceki akşam da Meclis’teki resepsiyonda Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün de açık tepkisi vardı. Özellikle AB’li yetkililerin hadlerini aşarak “AKP kapatılırsa, müzakereler askıya alınır” diyebilmelerine karşı Paksüt, Anayasa’nın yargı sürecine müdahale edilmeyeceğine ilişkin 138. maddesini hatırlatarak “Bunların 138’den haberi yok” dedi.
Türkiye bir hukuk devletidir!
YARGITAY Başkanı Hasan Gerçeker’in, kapatma davasının ardından yaşanan tartışmalar sırasında, “Demokratik hukuk devletinde hukukun üstünlüğü ilkesinin gereği olarak tüm bireyler ve kurumlar, yasalara uygun davranmak ve saygı kurallarının dışına çıkmamak koşulu ile eleştiri haklarını kullanabilirler ancak; eleştirinin sınırları zorlanmamalı. Hakarete varan mahiyette yazı, haber ve yorum yapılmamalıdır” mesajı hala hafızalarda.
Tıpkı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan “Siyasi Partiler hakkında açılan kapatma davaları nedeniyle eleştiri sınırı dışında kalan, kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret ve tehdit içeren veya yargılama sürecini etkileme niteliğinde bulunan söz ve yazılar ile ilgili olarak adli yargı mercilerince gerekli yasal işlemlerin yapılacağı ise muhakkaktır” değerlendirmesi gibi.
Türkiye bir hukuk devletidir. Nitekim bu durum, Anayasa’nın değiştirilemez nitelikteki 2. maddesinde açıkça vurgulanmıştır. Ülkemizde adaleti tesis etmek üzere mahkemeler kurulmuş, hakimler yetiştirilmiştir. O zaman hepimiz hakimliğe ve savcılığa soyunarak insanları ve kurumları yargılamak yerine, eleştirilerimizi biraz daha aklı selim yaparak, çıkacak sonuçları beklememiz hem kendimiz hem de ülkemiz için çok daha doğru olacaktır.
Aksi takdirde hukukun insan ilişkilerini düzenlediği bir yapı değil, insan ilişkilerinin kendi hukukunu oluşturduğu bir düzen ortaya çıkar. İnanın o zaman tablo çok daha vahim olur.