Cevapla 
 
Derecelendir
  • 0 Oylar - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
ANADOLU MEDENİYETİ
Yazar Mesaj
seyhanlı Çevrimdışı
Moderator
*****

Mesajlar: 1,285
Katılma Tarihi: Jun 2008
Rep Puanı: 0
Mesaj: #11
Cvp: ANADOLU MEDENİYETİ
FRİG DEVLETİ
(MÖ. 750-300)


[Resim: friglerlq4.jpg]

KURULDUKLARI BÖLGE

[Resim: frigje0.jpg]

Başkent Gordion. Phryg ülkesi Ankara, Afyon ve Eskişehir'in tümünü, Konya, Isparta ve Burdur illerinin kuzey, Kütahya'nın ise doğu bölümünü kapsamaktaydı.

Doğuda Kappadokia (Doğu kaynaklarında Tabal ve Kaşku ülkeleri), sonraları Galatia, güneyde Lykaonia, Pisidia; batıda Lydia, Karia; kuzeyde de Bithynia ve Paphlagonia bölgeleri ile çevriliydi.

FRİGLER

Frigler, Ege Göçleri ile Anadolu’ya gelen Balkan kökenli boylardan biridir. Ancak siyasi bir topluluk olarak ilk defa MÖ 750’den sonra ortaya çıkmışlardır, Midas döneminde ise (MÖ 725-695/675) bütün Orta ve Güneydoğu Anadolu’ya egemen, güçlü bir krallık düzeyine ulaşmışlardır. Hint-Avrupa kökenli oldukları halde kısa bir süre içinde Anadolululaşmışlar ve bir yandan Helen, öbür yandan Geç Hitit etkileri altında kalmış olmakla birlikte özgün ve Anadolulu bir kültür oluşturmuşlardır. Friglerin maden ve ağaç işçiliğinde, dokumacılıkta ürettikleri eserler Helen piyasasında beğeni kazanmış ve Helenli ustalar tarafından taklit edilmişlerdir. Makara kulplu bronz tabaklar ve bronz kazanlar; dönemin “teknolojik” bir başarısı olan altın, gümüş ve bronzlardan yaylı çengelli iğneler (fibulalar); değerli madenlerden giysi kemerleri, tokalar ve zengin bezemeli tekstil ürünleri; geometrik desenlerle süslü mobilya eşyası bunlar arasındadır. Frigler, Helenlere ayrıca müzik alanında da esinlenme kaynağı olmuşlardır.


FRİGLERİN TARİHİ

Güçlü bir uygarlık kuran Friglerin tarihi ve sosyal yaşamı ile ilgili bilgilerimiz ne yazık ki yeterli değildir. Bu konudaki ilk bilgileri antik yazarlardan öğreniyoruz. Tarihçi Herodot ile coğrafyacı Strabon’a göre Frigler, Avrupalı bir kavimdi ve Anadolu’ya gelmelerinden önce “Brigler” olarak anılıyorlardı. Friglerle ilgili bu yazılı kaynakları ve bölgedeki kazı sonuçlarını değerlendiren bilim adamları Friglerin, büyük olasılıkla MÖ 1200’lerde Trakya ve Boğazlar üstünden Anadolu’ya geldikleri, ilk yıllarda Trakya ve Güney Marmara Bölgesi’nde geçici yerleşim merkezleri kurduktan sonra Batı Anadolu’nun iç kesimlerine yayıldıklarını ileri sürmektedirler. Friglerin Anadolu topraklarında ilk siyasal birliği kurmaları MÖ 750 yıllarına rastlar.

Friglerin bilinen ilk kralı ülkenin başkenti Gordion’a adını veren Gordias’tır. Dağınık Frig topluluklarını siyasal bir birlik altına toplamayı başaran bu kral ve yaşadığı dönemin siyasal olaylarıyla ilgili bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Tarihçi Arianos’agöre Gordias Thelmessos’lu (Fethiye) bir kadınla evlenmiş ve Midas adını verdiği bir oğlu olmuştur. Midas Friglerin bilinen tek kralıdır (Araştırmacılar Frig krallarının hepsine Midas denildiğini belirtmektedirler). Midas’ın ünü kendi ülkesinin sınırlarını aşıp, Batı Anadolu kıyılarındaki Yunan kentlerine, hatta Kıta Yunanistan'ına dek yayılmıştır.

Başlangıçta Eskişehir, Afyon, Ankara ve Sakarya vadilerini içine alan bir bölgede yerleşen Frigler, sonraları Kütahya’dan Kızılırmak’a, Ankara’dan Denizli’ye dek olan bölgede güçlü bir uygarlık oluşturmuşlardır. Midas’ın Frig tahtına geçtiği ilk yıllarda ülkenin en önemli düşmanı Asurlar’dır. Midas, Asurlar’la barış yaparak Güneydoğu sınırlarını güvenceye aldıktan sonra batı ülkeleriyle dostça ilişkiler kurmaya yönelir (Batı Anadolu kentlerinden Kyme kralının kızıyla evlenir). Öte yandan fildişi tahtını Yunanistan’daki Delfoi Apollon Tapınağı’na armağan ederek Kıta Yunanistanı ile ilişkileri güçlendirir. Gordion’da yapılan kazılarda ele geçen Yunan çanak-çömlekleri bu ilişkilere ait diğer örneklerdir.

MÖ 700 yıllarına doğru, Kafkaslar üzerinden Doğu Anadolu’ya giren Kimmerler,önce bölgedeki Urartular’ı güçsüzleştirdikten sonra Kızılırmak’a kadar uzanırlar. Frig-Kimmer savaşı sonunuda Frigya tamamen tahrip olur. Kral Midas ise öküz kanı içerek yaşamına son verir (MÖ 676). Batıya kaçan Frigler, küçük beylikler halinde bir süre daha varlıklarını sürdürürlerse de Lidyalıların egemenliğine boyun eğerler.

Frigler, başlıca Gordion (Yassıhöyük), Pessinus (Ballıhisar), Dorylaion (Eskişehir) ve Midas’da (Yazılıkaya) yerleşmişlerdir.
05-08-2008 23:01:48 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
seyhanlı Çevrimdışı
Moderator
*****

Mesajlar: 1,285
Katılma Tarihi: Jun 2008
Rep Puanı: 0
Mesaj: #12
Cvp: ANADOLU MEDENİYETİ
...FRİGLERİN DEVAMI

KÜLTÜR VE UYGARLIK
[Resim: pict0031hf8.jpg]

DİL VE YAZI

Frig uygarlığını kuranların, bir türlü aydınlığa kavuşturulamayan yazı ve dilleri üstüne bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Friglerin başlı başına bir yazı sistemi vardı. Kaynağı ve gelişimi henüz aydınlatılmamış olan bu yazı bir taraftan Arami, diğer taraftan Ege yazı sistemlerinin etkisi altında meydana gelmişe benzemektedir. Frig yazısı henüz tümüyle çözülememiş olmasına karşın okunabilmektedir. Ancak bu okuma, “Midas” ya da “Ana Tanrıça” gibi çok bilinen sözcükler için geçerlidir.

Gordion’da bulunan bronz vazoların bazılarında Erken Yunan yazısının alfabesine benzeyen Frigçe yazılar görülmüştür. Kayalara yazılmış yazıtlarda da aynı yazıları görmek mümkündür. Bunların hepsi, tarih olarak MÖ VII. yüzyıla kadar çıkar. Frig ve Yunan alfabelerinin aynı Fenike kaynağından gelmesi olasıdır. Frig alfabesi MÖ V. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Frig dili ise Yunanca ile karışarak MS II. ve III. yüzyıllara kadar yaşamıştır. Frig diline ait kalıntılarla Yunan yazarlarından gelme otuz kadar sözcük bu dili tam olarak açıklamaya yetmemektedir. Fakat genel olarak bu dilin Hint-Avrupa dilerinden olduğu ve içinde İslav, Arami ve hatta Frig öncesi Hitit dillerinden de sözcükler bulunduğu söylenebilir.

Onlardan kalan yazılı belgeler yok denecek kadar az olduğundan, edebiyatları hakkında da bir bilgimiz bulunmamaktatır; fakat Frigyalılar hayvan öykülerinin bulucuları olarak kabul edilir.


MİMARİ

Frigya sanat ve mimarisi konusunda bilgi edinebilmek için, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, özellikle Gordion, Midas şehirleri ve Pazarlı’da tümülüs şeklindeki mezarlarda veya kayalar içine oyulmuş zengin cepheli binalarda yapılan kazılara başvuruyoruz. Frigler, özellikle maden işçiliğinde çok ileri gitmişlerdi. Kaya ve taş mimaride kullanılan malzemeyi işlemek için madenden çeşitli aletler yapıyorlardı. Frigler zamanında korunaklı kalelerin varlığı, Pazarlı kazılarından anlaşılmıştır. Yüksekçe bir tepenin üzerine yapılmış olan bu kalenin içinde muntazam dörtgen şeklinde küçük evler vardı. Evlerin temelleri taştan, üst kısımları tahta hatıllarla desteklenmiş kerpiçten yapılmıştı; damlar ise ahşaptı. Çatı ve dış cephelerin bazı kısımları boyalı kabartmalarla süslü toprak levhalarla kaplanmıştı. Bu türden toprak levhalara Pazarlı’dan başka Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ve özellikle Gordion’da rastlandı. Bunlardaki resimler ve nakışlar Frigya sanatının, Anadolu’da eskiden beri köklenmiş geleneklerin, doğudan (özellikle Mezopotamya) ve batıdan (İonya ve Yunanistan) etkilerle geliştiğini göstermektedir. Bu mimarinin en iyi örnekleri Eskişehir ve Afyonkarahisar arasındaki eserlerde görülür. Bunlar zengin süslemeli tapınak kalıntılarıdır. Alınlıklarında bir pencere bulunmaktadır. Frig ahşap mimarisinin Likya’da da görülen bir çeşidi Eski Bronz Çağ prototiplerine kadar gider. Bu mimari aynı zamanda erken doğu mimarisini de etkilemiştir. Klasik geleneğe göre frizi ilk defa Frigler kullanmıştır.

Amerikalıların Gordion’da son yıllarda yaptıkları kazılarda MÖ. VIII. yy.’da Frig evlerinin bazen taştan, bazen de tahta çerçeve kullanarak kaba tuğladan yapıldığı anlaşılmıştır. Bu evlerin bazılarının planı megaron tipindedir. Gordion’da şehrin etrafını çeviren surlar, şehir kapısı ve çeşitli binalar ortaya çıkarıldı. Frigler, doğu komşuları Urartular gibi kaya mimarlığında çok ileri gitmişlerdir, kayalar içinde hücreler, odalar, koridorlar, neye yaradığı henüz tam olarak anlaşılamayan yüksek kademeli merdivenler ve sunaklar yapmışlardır. Aynı zamanda kayalıklarda, çoğu hallerde direkli ve alınlıklı binaları bulunan cepheler oluşturmuşlardır. Üzerinde birtakım geometri ve ya hayvan motifleri yeralan bu kaya cephelerinin Frig devletinin parlak devrinde yapıldığı anlaşılmıştır. Yalnız bu yapıların mezar olup olmadığı konusunda bir fikir birliği yoktur. Gerilerinde mezar odaları şeklinde hücreler bulunan bazı cepheler mezar olarak kabul edilmektedir. Fakat, Midas’ın mezarı olarak gösterilen Yazılıkaya’daki bir cephenin mezar olmadığı ve sadece bir tapınak cephesi olarak kullanıldığı düşünülmüştür. Bu mezar odası semerdanlı idi.

Saray depoları, hizmet yerleri ayrı yapılar halindedir. Bazılarının tabanı renkli taşlardan yapılmış mozaiklerle kaplıdır. Üzerinde zengin geometrik motifler bulunan süslemeler, Anadolu’da bugüne kadar bilinen en eski mozaik süslemeleridir. İçlerinde mobilya parçaları, fildişinden özenle işlenmiş sanat eserleri, insan ve hayvan kabartmaları, çeşitli çanak çömlek bulunmuştur. Kimmer istilası sırasında yıkılan şehir, yeniden yapılırken tapınakların dış cepheleri kabartmalı, renkli, pişmiş topraktan levhalarla süslenmiştir. Lidya devletinin hakimiyeti, doğu Yunan sanatının Gordion’a girmesine neden oldu.


Din ve Kibele İnanışı

Frigya uygarlığı denildi mi akla ilk gelen Kral Midas olur. O zamandan günümüze Kral Midas ile ilgili iki efsane ulaşmıştır. Bunlardan ilki şöyledir:

“Midas Frigya Kralıydı. Pek öyle akıllı biri değildi; ama akılsızlığının cezasını sadece kendisi çekmiştir. Birgün Midas’ın adamları sarayın yakınlarındaki gül bahçelerinde yaşlı Silenos’u buldular. Dionisos’u ararken yolunu kaybetmisti Silenos. Her zamanki gibi zil zurna sarhoştu yine. Ağaçların arasında sızıp kalmıştı. Midas’ın adamları, tepeden tırnağa güllerle süslediler onu, sonrada krala götürdüler. Midas, güler yüzle karşıladı Silenos’u, tam on gün on gece ağırladı. Yedikçe yedi Silenos, içtikçe içti. Sarhoş oldu, şarkılar söyledi, sızdı, ayıldı... Onuncu günün sonunda da Frigya kralı elinden tutup tıpış tıpış Dionisos’un yanına götürdü onu.

Dionisos, Silenos’a yeniden kavuştuğuna öyle sevindi öyle sevindi ki, “Midas, dile benden ne dilersen.” dedi. Kral, hiç düşünmeden, “Aman Dionisos”, diye cevap verdi, “Her dokunduğum altın olsun; başka birşey dilemem”. Tanrı bu dileğini yerine getirdi onun; ama akşam olunca yemekte başına neler geleceğini düşündükçe kıs kıs güldü. Zavallı Midascık... Karnı acıkıp da sofraya oturunca ne kötü bir dilekte bulunmuş olduğunu anladı. Ağzına her götürdügü şey altına dönüveriyordu. Ekmeği mi tuttu, al sana altın bir ekmek... Elmaya mı dokundu, işte sapsarı, kaskatı bir elma...

Hemen Dionisos’a koştu Midas. Yalvardı yakardı. “Ne olursun bu büyüyü boz” diye göz yaşı döktü. Dionisos, “Git de Paktolos ırmağında yıkan. O zaman büyü bozulur” diye cevap verdi. Frig kralı, Paktolos ırmağına koştu hemen, bir güzel yıkandı. Ondan sonra da sarayına dönüp tıkabasa yedi içti.

Şimdi onun yıkandığı ırmağa bakanlar, altın kum tanecikleri görürler sularda.”

Bir ikinci öyküsü daha vardır Midas’ın. O da Apollonla ilgilidir. Yüce tanrı, Frigya kralının kulaklarını eşek kulaklarına çevirmişti. Bir suç işlediği için değil de aptallığı yüzünden bu cezayı görmüştür Midas:

“Apollon ile Pan arasında yapılacak bir çalgı çalma yarışmasında Midas, yargıçlardan biri olarak seçilmişti. Kır tanrısı, kavalıyla hoş sesler çıkarıyordu; ama Apollon’un gümüşten lira’sı her çalgıdan üstündü. Bir çalmaya başlamasın Apollon; Musalar bile durup kendini dinlerdi.

Yargıçlardan ikincisi dağ tanrısı Tmolos, yengi çelengini Apollon’a verdi. Ama yüce musikiden ne anlasın Midas, tuttu oynak havalar çalan Pan’ı kazandırdı. Apollon da kızıp onun kulaklarını eşek kulakları yapıverdi.

Midas bir süre, tanrının armağanlarını koca bir külah içinde sakladı. Sakladı ama onun saçlarını kesen berber sonunda kulaklarını gördü. Kulakları gördüğünü kimseye söylemeyeceğine yemin etti. Berber bu, konuşmadan durur mu, gitti bir çukur kazdı sazların arasında, usulca “Kral Midas’ın kulakları eşek kulakları.” diye fısıldadı.

Aradan zaman geçti. Çukurun çevresinde büyüyen sazlar yel estikçe, “Kral Midas’ın kulakları eşek kulakları!” diye bağırmaya başladılar. Böylece herkes gerçeği öğrendi.”

Bu olaydan sonra, Midas şunu öğrenmiştir herhalde: İki tanrı yarışırken beğendiğini tutma güçlü olanı tut.

Frigya uygarlığının yaratıldığı dönemde “Ana Tanrıça İnancı” etkisinin doruğuna çıkmış, Ana Tanrıça adına tapınaklar, kutsal alanlar yapılmış, dinsel törenler düzenlenir olmuştu. Bu dönemde Ana Tanrıça ile ilgili olarak anlatılan bir efsane, Tanrıça’ya nasıl tapıldığını da anlatmaktadır.

Efsaneye göre, Ana Tanrıça (Kibele), Attis adlı bir delikanlıya aşık olur. Attis, Ana Tanrıça’nın kendisine karşı duyduklarından habersiz, Pessinus (Ballıhisar) kralının kızıyla evlenme hazırlığındadır. Düğün yeri kurulmuş, düğüne çağrılı tüm konuklar yerini almıştır. Gözünü aşk bürüyen Ana Tanrıça, olanca görkemiyle birden düğün yerinde ortaya çıkar. Ve tanrısal gücünü kullanarak sevdiği erkek Attis’i çıldırtır. Bir anda çılgına dönen Attis, bir yandan dans eder, bir yandan da bıçağını çekerek erkeklik organını keser. Attis’in kasıklarından fışkıran kanlar toprağı sular, topraktan bitkiler fışkırır. Attis’in kendisi de ölüp bir çam ağacına dönüşür. Ana Tanrıça da onun hiç bozulmamasını sağlar. Çam ağacının, yaz-kış hiç bozulmadan kalması böyle bir efsaneye bağlanır.


ÇANAK - ÇÖMLEK

Kızılırmak kavsi içinde yer alan Boğazköy, Alaca Höyük, Hacı Bektaş Höyük (Suluca Karahöyük), Kaman-Kalehöyük, Maşat Höyük, Kayapınar, Eskiyapar, Alişar Höyük, Çadır Höyük ile Kızılırmak’ın güneyinde bulunan Kültepe, Sultanhanı, Yassıdağ, Topaklı ve Porsuk gibi önemli yerleşmelerde ele geçmiş bulunan, Alişar IV olarak bilinen, özellikle stilize edilmiş siluet tekniğindeki geyik figürleri ile tek merkezli daire motiflerinden oluşan kompozisyonlarla bezenmiş boya bezekli çanak-çömlek grubu, Orta Demir Çağı’nın özellikle Kızılırmak kavsi içi ile güneyindeki karakteristik özelliğini oluşturur. Kızılırmak kavsinin batısı ile güneybatısında ise Gordion, Midas Şehri ve Alaattin Tepe’den bilindiği üzere siluet geyikli bezemeye sahip Alişar IV türü çanak-çömlek sayıca çok azdır ve bunlar büyük olasılıkla ithaldir. Bu kesimin yerel çanak-çömleğinin ise Çizgisel Stil’de bezenmiş olduğu söz konusu bu yerleşmelerde ele geçmiş olan örneklerin sayısal fazlalığından anlaşılmaktadır. Kızılırmak kavsi içi ile güneyinde Orta Demir Çağı’ndan beri tekdüze bir üretim yapan çanak-çömlek atölyelerinin stillerinde, Geç Demir Çağı’ndan itibaren özellikle bezeme açısından bazı önemli değişimler olduğu gözlenmiştir. Siluet görünümlü geyik figürleri yerine, değişik stilllerde çizgisel ya da reserve tekniklerde yapılmaya başlanan ve daha doğal bir görünüm sergileyen geyik figürleri ortaya çıkmıştır. Kuş figürlerinde sayı ve görünüm zenginliği artarken, boğa, merkep, karaca, keçi, aslan, köpek, balık ve böcek figürleri kompozisyonlar içinde ana öge olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bunların yanısıra kanatlı boğa ve sfenks gibi karışık yaratıklar ile ne oldukları tam olarak anlaşılamayan “Tanımlanamayan Garip Varlık” figürleri de ortaya çıkmıştır. Orta Demir Çağı’nda sayıca çok az olan ve oldukça stilize yapılmış insan figürleri Geç Demir Çağı’nda ön plana alınmıştır. Frigler’in ana tanrıçası olan, ancak Anadolu’da Neolitik Çağ’dan beri tapınılan Kibele, bu dönemde çanak-çömlek üzerinde betimlenmiştir. Geleneksel renkler olan koyu kırmızı, kahverenginin tonları ile siyah bezemelerde kullanılmaya devam etmiş, ancak bunun yanında bir yenilik olarak figürler ile kompozisyonlar beyaz ya da bej rengi tonlarındaki zeminli çerçeveler içine yapılmaya başlanmıştır. Çerçeve tekniği bir süre sonra beyaz renk zemin yapılmadan da uygulanmıştır.
05-08-2008 23:06:09 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
seyhanlı Çevrimdışı
Moderator
*****

Mesajlar: 1,285
Katılma Tarihi: Jun 2008
Rep Puanı: 0
Mesaj: #13
Cvp: ANADOLU MEDENİYETİ
...FRİGLERİN DEVAMI

YERLEŞMELER

BÜYÜK TÜMÜLÜS


Gordion’daki büyük tümülüs, mezar odasının çukur içinde değil de zemin yüzeyinde yapılmış olmasıyla dikkat çeker. Mezar odası (iç boyutlları 5.15x6.20, yüksekliği 3.25m), kireç taşından kaba bir duvarla çevrilmiştir. Bu 53 metre boyundaki tümülüsün yapılış tekniğine gösterilen özen, tam mezarın Friglerin en güçlü döneminde yaşayan bir krala ait olduğunu düşündürmektedir. Çeşitli iddialara göre mezar ya Midas’a ya da Midas’ın babası Gordias’a aittir.

“Anadolu’nun piramitleri” denilen tümülüslerden biri olan Büyük Tümülüs’ün 53 metre altındaki mezar odasının bozulmadan ortaya çıkarılışı 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya konulan başarılı arkeolojik uygulamalardan biridir. Kazı başkanı Roudney S. Young eski tümülüsün 250 metre çapında ve 70-80 metre yüksekliğinde olabileceğini tespit etmiştir.


GORDİON (YASSIHÖYÜK)

Frig Krallığı’nın başkenti Gordion’un kalıntıları Ankara-Eskişehir karayolu ve Sakarya ile Porsuk nehirlerinin birleştiği yerin yakınında Polatlı’nın kuzeybatısında bulunmaktadır. Gordion’un geçmişi MÖ 8. yüzyıl ortalarına kadar gider. Şehir en parlak dönemini MÖ 725 ve 675 yılları arasında yaşamıştır. Midas bu kentte oturmuştur. Gordion, MÖ 7. yüzyıl başlarında Kimmer saldırısına uğramıştır. Şehir, Büyük İskender tarafından bağımsızlığına kavuşturuluncaya kadar 6.yy ortalarından başlayarak Pers istilası altında kalmıştır. Ayrıca Büyük İskender çözenin Asya fatihi olacağına inanılan gördüğümü Gordion’da kılıçıyla kesmiştir (MÖ 334).

Kent Höyüğü: 350x500 metre ölçüsündeki yassı bir höyük durumundaki Frig kenti, Sakarya ırmağının hemen doğusunda yer almaktadır. Arkeologlar, anıtsal bir kapı ile birlikte kral ailesine ait bir çok yapı ve evlere kent duvarlarına ilişkin kalıntılar ortaya çıkarmışlardır. Bunların tümü Frig krallığına en parlak dönemine (MÖ 725-667) tarihlenmektedir.

Kent Kapısı: MÖ 8.yüzyılın sonunda yapılmıştır. Yumuşak kireç taşından 9 metre yükseklikteki kısmı günümüze kadar korunmuş anıtsal bir yapıdır. Kente asıl giriş 9 metre genişliğinde ve 23 metre uzunluğunda üstü açık bir koridorla sağlanıyordu. Kapının iki yanında yer alan kulelerin kente açılan birer kapısı vardır. Tamamı kazılan kuzey avlu depo olarak kullanılıyordu. Güney avlusu ise Pers kapısının büyük güney duvarının korunması amacıyla kazılmadan bırakılmıştır.

Kent Merkezi: Höyüğün orta kısmı saraylara ayrılmıştır. Kerpiçten bir duvar (B) dört yapıyı içeren sarayın birinci avlusunu kent kapısından ayırmaktadır. Daha kalın bir duvar (E1, E2, E3) iç avluyu kuzey, batı ve güney yönlerinden çevirmektedir. Olasılıkla bu duvarlar saray yapılarının doğu yönünce de uzanmakta ve böylelikle onları dışarıdan tümüyle ayırmaktadır.

Saraylar: Birinci avludaki iki yapı birer megarondur. Megaron 2, geometrik desenli bir mozaik ile döşenmiştir. Bu mozaik, bilinen en eski çakıltaşı mozaik örneğidir ve bugün bir kısmı Gordion Müzesi’nde sergilenmektedir.

Megaron 3: Bu, günümüze kadar Gordion’da çıkarılmışen önemli yapıdır. İç avluda yer alan yap Frig akropolünün en büyük binasıdır. Yapı, iki sıra ahşap direkle bir orta ve iki yan nefe ayrılmıştır. Arkeologlara göre orta bölüm tek katlı ve yüksek bir salondu. Yan kısımlar ise iki katlı ahşap galeriler şeklindeydi. Megaron 3, MÖ 8. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş en eski yapılardan biri olmalıdır.

Teras Yapısı: Terasın batı kesimindeher biri 11x14 metre ölçülerinde yan yana sıralanmış 8 adet megaron yer alır. Her birinde ortada bir ocak ve yanlarda direklerle desteklenen ahşap galeriler bulunmaktadır. Büyük olasılıkla bunlar sarayın günlük işlerinin görüldüğü yapılardır. Megaron 3’ün yanına yapılan bir merdivenle yeni oluşturulan terasa geçiş sağlanmıştır.


PESSİNUS (BALLIHİSAR)

Pessinus ören yeri, Ankara-Eskişehir karayolu üzerinde Sivrihisar yakınlarındaki Ballıhisar’da bulunmaktadır. Pessinus, tanrıların anası Kibele olarak anılan tanrıçanın ünlü kutsal yerleşmesiyle birlikte "Rahipler Devleti" şeklindeki antik bir Frig yerleşmesiydi. Ana Tanrıça’nın şekilsiz taştan yapılmış kült heykelinin (Baitylas) gökten indiğine inanılıyordu. Kent, Bergamalılar’ın egemenliği altında kalmıştı, fakat Galatlar’ın saldırısına rağmen buradaki rahipler sınırlı bir özgürlüğe sahip olabilmişlerdi. Kenti beş Frigyalı ve beş de Galat rahiple birlikte bir baş rahip yönetmişti. MÖ. 204 yılında Roma senatosunun Pessinus’a elçiler gönderip Kibele’nin kült heykelini Roma’ya getirtmesi ve orada inşa ettirilen bir tapınağa bu heykelin yerleştirilmesiyle kent çok büyük bir üne kavuştu. MÖ. 25 yılında Augustus, Galatia eyaletini kurunca, Pessinus Romalıların yönetimine geçmiştir.

TAPINAK: Yapı çok ilginç bir plana sahiptir. Dar kenarlarında altı, uzun kenarlarında on bir sütun bulunan peristasis (antik tapınağın etrafını çeviren sütun dizisine verilen ad) Hellen tapınağının değişik bir uygulamasını göstermektedir. Yapıyla ilişkisi olan ve bir theatron (Antik Yunan tiyatrosunda seyircilerin oturduğu kısma verilen ad) işlevi gören gösterişli bir basamak sırası ortaya çıkarılmıştır. Bu nedenle Belçikalı araştırıcılar onu bir tiyatro-tapınak olarak tanımlamışlardır. Buna rağmen Ekrem Akurgal söz konusu basamakların Kibele kültü ile ilgili olduğunu düşünmektedir. Çünkü tapınağın yeraltı bölümü Aizonai Tapınağı’nda olduğu gibi buna işaret etmektedir. Mimari süslemelerine göre tapınak MS. 1. yy’ın ilk yarısında yapılmıştır. Açık bir alanı üç yandan çeviren portiko (çatısı sütunlarla taşınan hol) kalıntıları buranın bir agora olarak düzenlendiği görünümünü vermektedir. Yapı, eski Anadolu kültürleriyle ilişkili Hellen tapınakları şeklinde batıya bakmaktadır.

NEKROPOL: Kentin nekropolünde yapılan kazılarda ön yüzleri kapı şeklinde olan Geç Roma mezarlarının güzel örnekleri bulunmuştur. Nekropol seramiğini inceleyen İnci Bayburtoğlu’na göre halen Ballıhisar’daki yerel bir depoda korunan mezar taşları MS. 3. ya da 4. yy’a tarihlenebilir. Bunların içinde en önemlisi üzerinde bir aslan heykelinin yer aldığı steldir.

Belçikalı arkeologlar Pessinus’un sığ vadisinde yapılmış geniş ve olasılıkla uzun bir kanalı da ortaya çıkarmışlardır. Bu kanalın her iki yanı basamaklıdır ve söz konusu basamaklar yazın kanaldaki su düzeyi aşağı indiğinde vatandaşlara kolaylık sağlıyordu. Bundan başka kanalın kuzey ucundan Roma çağında varolan derenin suyunu düzenleyen kapatma sistemini de Belçikalı arkeologlar bulmuşlardır.
05-08-2008 23:10:09 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
seyhanlı Çevrimdışı
Moderator
*****

Mesajlar: 1,285
Katılma Tarihi: Jun 2008
Rep Puanı: 0
Mesaj: #14
Cvp: ANADOLU MEDENİYETİ
...FRİGLERİN DEVAMI

SİYASAL VE KÜLTÜREL İLİŞKİLER

Phryglerin siyasal ilişkileri kral Midas'ın faaliyetleri çerçevesinde belirlenebilmektedir. Assur yazıtları Doğu; Antik kaynaklar da Batı ile ilişkileri anlatmaktadır. Assur yazıtlarındaki Mita'nın Midas olduğu varsayılır.

Doğu ve Güneydoğu ile ilişkiler: 8. yy başlarında Assur kralı II. Sargon Phrygia'nın doğusundaki Tabal'a saldırır. Bu olaydan hemen sonda Sargon yazıtlarında ilk kez Mita'dan da söz edilir ve Mita Assur'un hedefindeki kişidir. Ancak Muşki-Urartu Assur'a karşı isyan başlatır, Tyanalı Urpallu da yanlarındadır?. Sorgon, Muşki üzerine yürür. Taraf değiştiren Mita, Assur yandaşı görünen Queli Uriqqi'nin Urartu'ya gönderdiği elçileri yakalayıp barış için tributla birlikte Sargon'a gönderir.

Gordion'da Geç Hitit stilinde yapılmış anıtsal sur kapısı ile kabartmalar doğudaki bu bölge krallıkları ile ilişkilerin etkileri olarak şekillenmiş görülmektedir.

Güneybatıda Niğde'de Fenike alfabesi ve Phrygce yazıt aynı bölgede yan yana bulunmuştur. Belki Phrygler Fenike alfabe yazısını burada tanıdılar. Ancak bölgedeki Porsuk ve Kilisetepe kazısı Phryg kültürünün yerli unsurlar üzerinde etkili olduğunu gösteren bulgular vermemiştir.

Batı ile ilişkiler: Herodot Midas'ın tahtını Delphi'ye hediye ettiğini anlatır, ancak burun arkeolojik kanıtları yetersizdir. Midas, batıda Kyme (Nemrutkale) kralının kızı ile evlenmiştir. Samos Heraion'una karşı diğerleri arasında özel yakınlık duyulmuş gibi görünüyor. Burada Phriyg tipi 3-4 fibula, kemer, 2 çanak ve bir kazan bulunmuştur. Ayrıca Paros, Lindos, Olympia, Argos, Perachora gibi merkezler fibula ve bazı Phryg küçük buluntularına sahiptirler. Gordion'a batıdan Grek çanak çömleği 8. yy'da ulaşmıştır. Belki Grek alfabesi de aynı dönemde gelmiştir.


Kral Midas'ın Kulakları Efsanesi

Efsaneye göre Marsyas adındaki bir Satiros, (keçi ayaklı, sivri kulaklı yarı insan yarı hayvan yaratıklar) bir gün kırlarda dolaşırken Athena'nın icat ettiği ancak çalarken yüzü çirkinleştiğinden fırlatıp attığı flütü buldu. Bir tanrıçanın eseri olduğu için çok güzel sesler çıkaran flütü çalmaya başladı ve bir süre sonra marifetin kendisinde olduğuna inanmaya başlayarak kendini Apollon'a rakip görmeye başladı.

Bunun üzerine Apollon, kazananın kaybedene istediğini yapabilmesi şartıyla Marsyas ile bir yarış yapmaya karar verdi. Apollon'un arkadaşları olan Musalar ve Phrygia (Fyrigia) kralı Midas yarışmada hakem oldular.

Apollon, gitarı ile çok güzel şarkılar çalarak ortalığı inletti. Marsyas da flütü ile ondan geri kalmayarak çok güzel şarkılar çaldı. Hakemler tereddüt ediyorlardı. Bunun üzerine Apollon lirini eline aldı. O kadar güzel, o kadar hoş şarkılar çaldı ki dağlar taşlar heyecandan titrediler.

Marsyas, Apollon gibi çalamayacağını itiraf etmek zorunda kaldı. Apollon, anlaşma gereği Marsyas'ı ölümle cezalandırdı. Yarışma sırasında Marsyas'ın tarafını tutarak onun daha iyi çaldığını iddia eden Midas'a da ceza verdi. Onun kulaklarının iyi işitmediğini söyleyerek insanlara özgü kulakları ona uygun görmedi ve Midas'ın kulaklarını uzatarak eşek kulaklarına çevirdi.

Midas kulaklarından öyle utanıyordu ki sürekli başında bir kalpakla dolaşmaya başladı. Fakat berberi saçlarını keserken kulaklarını farketmişti. Midas, hiç kimseye anlatmama şartıyla berberine yaşamını bağışladı. Fakat berber, bu sırrı içinde saklamakta çok zorlandı. Birilerine söylemezse patlayacağını düşünüyordu. Diğer yandan söylediği taktirde Kral'ın kendisini öldürmesinden korkuyordu.

Sonunda bir gün daha fazla dayanamayarak ıssız bir yerde bir çukur açtı ve oraya eğilerek yavaşça "Haberiniz var mı, Kral Midas eşek kulaklıdır" diye fısıldadı. Bunu söyleyince üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi oldu ve rahatladı. Fakat kazdığı çukurun yanındaki kamışları hesaba katmamıştı. Kamışlar rüzgarla sallandıkları zaman "Midas'ın kulakları eşek kulakları, Midas'ın kulakları eşek kulakları" diye sırrı her tarafa yaydılar.
05-08-2008 23:12:12 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
seyhanlı Çevrimdışı
Moderator
*****

Mesajlar: 1,285
Katılma Tarihi: Jun 2008
Rep Puanı: 0
Mesaj: #15
Cvp: ANADOLU MEDENİYETİ
LİDYA UYGARLIĞI

[Resim: lidyalilarcy1.jpg]

LİDYA UYGARLIĞI
(M.Ö. 700-300)


Batı Anadolu’da Gediz ve Küçük Menderes yörelerinde oturan bu halkın nereden geldiği kesin olarak belirlenememiştir. Antik dönem yazarları onların güneydeki Karyalılar ile kuzeydeki Mysialılar ve Frigler ile akraba olduklarını söylerler. Hint-Avrupa karakterli bir dilleri olan Lydialıların Batı Anadolu’da M.Ö. 2. binyılın ikinci yarısından itibaren varoldukları kabul edilmektedir

Lydia’nın parlamasının nedeni bölgede bulunan altın madenleriydi. Bu madenin M.Ö. 7. yüzyılın başından beri Sardes’te işletilmeye başlaması Lydia’lıları zenginleştirmiş ve güçlendirmişti. Lydia’nın Anadolu’daki uygarlığa katkısı daha çok ekonomi dalında olmuştur. Altın sikkeler basarak ticaretteki değiş-tokuş usulünü değer ekonomisine çevirmişlerdir. Lydia tarihinin bazı dönemlerinde Frigleri de yıkan Kimmerlerin saldırısına uğradı ve Sardes kenti Kimmerlerle birlikte yine göçebe bir topluluk olan Trerler tarafından da yağmalandı. Ayrıca Medler ve Perslerle de çeşitli kez savaşlar yapmışlardır. M.Ö. 28 Mayıs 585 günü Medlerle yapılan savaş sırasında güneş tutulması meydana gelmiş ve savaş böylece sona ermiştir. Lydia devletine son veren Pers kralı Kyros olmuştur.

Lydia soyluları ölülerini, Friglerdeki gibi tümülüslere gömüyorlardı. Bu tümülüsler Sardes’in kuzeyinde Marmara Gölü kıyısında yer alırlar. Bunlardan 355 m. çapında ve 61 m. yüksekliğindeki tümülüs Anadolu’daki en yüksek yığma mezar örneğidir.

Çok zengin olan Anadolu mozayiğinde sözü edilmesi gereken ve bugün de izlerine rastladığımız başka uygarlıklarda vardır. Demir Çağında incelenmesi gerekenler arasında Karia ve Lykia uygarlıklarını sayabiliriz. Hint-Avrupa ailesinden olan dilleri Hitit öncesi ögeler taşımaktadır. Karialıların daha önceleri Batı Anadolu’da yerleşmiş oldukları bilinen Leleglerden, Lykia’lıların ise Luvilerden geldikleri sanılmaktadır. Lykia uygarlığının en özgün örnekleri arasında kayalara oyulmuş anıtlar yer almaktadır.

Lydia devletinin M.Ö. 546 yılında son bulmasıyla İranlılar Ege Denizi kıyılarına kadar tüm Anadolu’yu ellerine geçirdiler. Pers egemenliği M.Ö. 333 yılına değin sürdü. Bu dönemden sonra yerli kültür gelişiminin yerini Batıdan gelen yeni etkiler ve bunun sonucunda ortaya çıkan bir kültür almaya başladı.


LİDYA KRALLARI

Gyges ( M.Ö. 680-652)
Ardys (M.Ö. 652-625 )
Sadyattes (M.Ö. 625-610)
Alyattes (M.Ö. 610-575 )
Kroisos (M.Ö. 575-546)


SARDES

Sardes Lidya Krallığı’nın başkentidir. Hermos (Gediz) vadisi içinde, Tmoloslar’ın (Bozdağ) kuzey etekleri üzerindeki yalçın kayalıkta kurulmuştur. Güçlü surlarla çevrili sitalde krallık sarayı ile öteki resmi binalar olduğu anlaşılmaktadır. Aşağı kent stadelin batı ve kuzey etekleri üzerindeki geniş alanda kurulmuştur. Kuzeyde saptanan kireç taşından anıtsal teras duvarları bu yörenin Lidyalılar açısından önem taşıdığına ve resmi karakterine işaret eder; ancak bunlar günümüze yalnızca parçalar halinde kalabilmiştir. Ekonomik etkinlikler daha çok batı yakada, kenti bu yönde sınırlayan Paktalos (Sart) çayı yöresinde toplanmıştır. Altın arıtma atölyeleri, mücevherci dükkanları ve pazar yeri hep bu taraftadır.

Halka ait konutlar oldukça sade ve yoksul görünümlüdür. Taş temel üzerinde yükselen kerpiç duvarlar sazdan bir damla örtülüydü. Çok basit türde tek hücreli olarak inşa edilmişlerdir. Boyutları 8.00*3.20m civarında olan hücreler dikdörtgen planlıdır. İç bölünme ev halkının gereksinimine göre ayarlanmıştır ancak arada belirgin bir bölme duvarı da yoktur. Tavana asılan bir perde benzeri bir şeyle bölme sağlanmıştır. İçerde kiler bölümü ile ocak ve fırına yer verilmiştir. VI. yy’ın ikinci yarsında konutların duvarları dıştan boyalı kabartmalarla süslü, pişmiş toprak levhalarla kaplanmaya, çatılar da kiremitle örtülmeye başlanmıştır. Sardes aşağı kenti önceleri sursuzdu. VII. yy’ın ilk yarısı içinde Kimmerler’in yağmalarına sahne olan Sardes, VII. yy’ın ikinci yarısı içinde 20 m kalınlığında ve yüksekliği 10 m’yi aşan bir surla çevrildi.

Kralın nekropolü 4-5 km kuzeyde, Marmara (Gygaie) Gölü’nün güney kıyılılarında, halkın gömü alanı ise Paktalos Çayı’nın hemen batısındaki yamaç üzerindedir. Kral ve Kraliçe’nin gömüldüğü nekropolde irili ufaklı 150 kadar tümülüsten üçünün krallara ilişkin olduğu düşünülmektedir. 335m çapında ve 61m yüksekliğindeki biri, Anadolu’daki benzerlerinin en yükseğidir. Bu anıtın küçük gömü odası zaman zaman ağırlıkları 16 tona ulaşan, özenle işlenmiş mermerleşmiş kireçtaşı bloklarından yapılmıştır. Mezar odaları taştan inşa edilmiş, önüne bir giriş ve kapı eklenmiş, son olarak da yığılan toprağın yanlara doğru kaymaması için tepenin çevresine taştan bir duvar örülmüştür.

Halkın gömüldüğü Paktalos Çayı’nın batı yakasındaki küçük mezarların girişleri basamaklar ve kabartmalı stellerle belirtilmiş, üzerlerine de küçük bir tümülüs olacak biçimde toprak yığılmıştır. Çoğu Lidya Krallığı sonrasına, Pers egemenliği dönemine ait bir, iki ya da ender olarak üç odalı bu mezarlarda cesetler genellikle kayaya oyulmuş tekneler ya da ahşap mobilyaları taklit eden oyma bacaklı sedirler üzerine bırakılmıştır. Bu tür mezarlar bir aile için yapılmış ve bu yüzden de zaman zaman açılacak biçimde düzenlenmişlerdir.

ARTEMİS TAPINAĞI

Sardes’teki günümüze kadar iyi durumda korunmuş yapılardan biridir. Tapınağın kalıntıları Bozdağ sırtlarıyla akropol arasındadır.

Artemis Sunağı

Sardes’teki orjinal Artemis tapınağı MÖ 300 lerde inşa edilmiştir. 21*11m boyutlarındaki pembe kumtaşı sunak, tapınağa batıdan bağlıdır.

Sunak Midas şehrindeki ve Alacahöyük yakınındaki Kalehisar’daki Kybele’ ye adanmış sunaklara benzemektedir. Zaten bu sunağın da Kybele’ ye ait olduğu düşünülmüş ancak kazılarda çıkarılan çok sayıda Yunan ve Lidce yazıtın, tapınağın Artemis’ e ait olduğunu kanıtlaması şaşkınlık yaratmıştır. (Herodotos’a göre; MÖ 499 yılında Perslere karşı düzenlenen Ionia Ayaklanması sırasında Sardes yıkılıp yağmalanır ve yöresel tanrıça Kubaba (Kybele) ‘ya ait tapınak da ortadan kaldırılır).

Artemis tapınağı üç aşamadan geçmiştir. Birinci devirde Batı’ya bakan 23.00*67.52 m boyutlarında uzatılmış arkaik bir cella, kare bir pronaos ve dar bir opisthodomostan oluşmaktaydı. Dipteros şeklinde yapılmak istendiği düşünülmüştür. Naos’un batısında 21x11 m boyutlarındaki Artemis Sunağı bulunmaktadır.

İkinci devirde (MÖ 2.yy’ın ikinci yarısı) Tapınak pseudo dipteral amphiprostylos şekline çevrilmeye çalıışılmış ancak tamamlanamamıştır. Peristesis bu dönemde yapılmıştır. 13 sütun doğu tarafına dizilmiştir. Böyle devam edilseydi 8*20 sütunlu bir pseudo dipteros olması gerekirdi ancak ophisthodomostaki 2 sütun daha öne alınmış ve 4 tane sütun daha inşa edilmiştir. Böylece 6 sütunluk bir prostyle yaratılmıştır.

Üçüncü devirde ise daha önceki devride yarım bırakılmış kısımlar tamamlanmıştır. Tapınak ikiye ayrılmış, doğu kısmı, Antoninus Pius’un karısı Faustina I’e adanmış bir ibadet yeri olmuştur.

MS 4.yy’dan sonra tapınak bir kiliseye çevrilmiştir.

AKROPOL

Burada bulunan eserlerin bir kısmı MÖ 7.yy Yunan ve Lidya çömleği olsa da en çok Bizans dönemine ait yapılar bulunmuştur. Akropolün merkezindeki Hellenistik döneme ait mermer kule Antiochus III tarafından yaptırılmıştır.

GYMNASIUM-HAMAM KÜLLİYESİ ve MERMER AVLU

Yirmiüçbin metrekareden (2.27 hektar) fazla bir alan kaplayan bu anıtsal külliye, antik kentin en işlek ve merkezi kesiminde yerlemiştir. Binanın güney cephesi bir sıra dükkanla beraber mermer sütunlu geniş bir caddeye açılıyordu.

Roma hamamının tonozlu mekanları Hellenistik devrin sütunlu gimnaz ve palestrası birleşerek “hamam-gimnaz” diyebileceğimiz yeni bir mimari türü ortaya çıkarmıştır ki Sardes külliyesi bu türün en gelişmiş örneklerinden biridir. Sardes Hamam-Gimnazı’nın doğu yarısını kaplayan sütunlarla çevrili palestra gimnaz faaliyetleri içinidir; batı yarının tonozlu salonları ise hamam kısmıdır. Külliye’nin ana girişi palestranın doğusunda ve binanın ana ekseni üstünde üçlü bir kapıdandır; bu eksenin batı ucundaki iki katlı, sütunlu, çok zengin bir cephe düzeni oluşturan dikdörtgen mekanı Mermer Avlu olarak adlandırıyoruz.

Mermer Avlu’nun külliye içerisindeki yeri, sütunlu mimarinin sembolik anlamı bakımından çok önemlidir. Roma hamam ve gimnazlarında bu tür salonlar genellikle İmparator kültü ile ilişkilidir. Bu mimari aynı zamanda Roma tiyatrosunun sahne dekorundan esinlenilmiştir. Belki Mermer Avlu dekorasyonunda -özellikle doğu sütunları başlıklarında- yaygın olarak işlenen Dionysos teması bu ilişkiyi anımsatmak içindir.
05-08-2008 23:26:20 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
seyhanlı Çevrimdışı
Moderator
*****

Mesajlar: 1,285
Katılma Tarihi: Jun 2008
Rep Puanı: 0
Mesaj: #16
Cvp: ANADOLU MEDENİYETİ
URARTU DEVLETİ

[Resim: urartularnl0.jpg]

Urartu Devletinin Kurulduğu Yer

[Resim: urartukm3.jpg]

Urartu Devleti, Doğu Anadolu, sıra dağlarının birbirine çok fazla yaklaşıp sıklaştığı ve aynı zamanda doğuya gidildikçe yükseltilerinin artığı, arızalı bir bölgede kurulmuştur. Bugünkü Doğu Anadolu’dan daha geniş bir arazisi vardı.

Yüksek Ermeni Yaylasına, İran da Zagros Sıradağlarına, Urumiye Gölü platosuna kadar uzanırdı.Anadolu da Maraş civarında, Güneydoğu Torosları kavisinin dış etekleri, batıda Kızılırmak ile Fırat arasındaki su bölümü çizgisi, Kuzeyde Karadeniz Dağlarının güney eteklerini takip ederek Bayburt Ovasını içine aldıktan sonra güneye dönen bir çizgi teşkil eder. Ekilebilir bereketli topraklar, vadilerde ve ovalardadır. Dağlar, demir, bakır madenleri ve yapı taşları bakımından zengindir. Etekleri ise orman ve otlaklarla kaplıdır. Bu doğal koşullar, özellikle hayvancılığı ve zanaatçılığı destekliyordu.

Bölgenin iklimi esas itibari ile karasal iklimdir. Yaz mevsimi kısa, kış mevsimi çok uzun şiddetli ve karlıdır. Doğu Anadolu, İç Anadolu ile İran arasında büyük bir kısmı ile tabîî orman sahasına dahil bir ada gibi yükselir. Günümüzde bitki örtüsü (ormanlar) tahrip edilmiş durumdadır. Bunu da M.Ö 8. Asırda Hakkâri, Van Bölgesinde yapılan Asur istilâlarına ait çivi yazılı kaynaklardan anlıyoruz. Kaynaklarda, sazlık kadar sık ormanların kestirildiğinden bahsediliyor. Diğer taraftan, Süphan, Başkale, Gâvur Dağı ve Palandöken civarında orman kalıntıları ve eski ormanlara delil eden yer adları ormanlık sahanın çok olduğunu gösterir. Düzlüklerde ve çukur yerlerde, buğday ziraatı yapılmış, yüksek yerlerde iklimde sertleşmeden dolayı tarım yapılamamış, çayır ve meraların çokluğundan dolayı hayvancılık gelişmiştir.

Urartuların komşuları ise; Asurlar, Geç Hitit Devletleri, İran Bölgesinde Medler, Kuzeyinde ise küçük yerel kırallıklar vardır.

Urartular, kısaca ana özeliklerinden bahsettiğimiz bu arazi üzerinde, birçok kent kurmuşlardır. Konumuzu daha iyi inceleyebilmek için bu kentlere kısaca değinmeliyiz.

Tuşpa: Bugünkü, Van Kalesinin kapladığı alanda kurulmuştur. Urartu Devletinin başkentidir. Bugün halâ, Urartu kalıntılarına rastlanmaktadır.

Tuşpa’ dan sonraki en önemli Urartu kenti (adı bilinmiyor) Karaköse’den (Ağrı), Erciş’e uzanan yol üzerindeki ilçe merkezi, Patnos’un bitişiğinde, Anzavur tepede kurulmuştur.

Erebuni: Bu Urartu kenti, Ermenistan da, Erivan yakınında Arin, Bend höyüğünde ki kazılarla ortaya çıkmıştır. Ermenistan sınırları içinde, başka Urartu Kentlerinin kalıntıları da vardır. Bunların en önemlileri, Argiştinhinili (Argişti’ nin kurduğu kent) ve Teişebaini (Tanrı Teişeba kenti)dir.

Rusahinili: Van’ın Kuzeydoğu ucunda bulunan Toprakkale’ deki Urartu kentidir( Rral Rusa’nın kurduğu kent). Rusahinili, Tuşpa’nın yerine bu kenti başkent yapmıştır ve kurucusunun ismini taşımaktadır.

Altın tepedeki Urartu Kenti ve Erzincan yakınındaki höyükte gizlenen kentin adı bilinmiyor.

( Diğer bir ) Rusahinili: Bu da II.Ayanis şimdi Agarti adını taşıyan köyün yakınında, Van Gölünün Doğu Kıyısının aşağı yukarı, orta yerindedir.

Dilkaya Höyüğündeki Urartu Kenti, Van ilinde bir ara (bucak merkezi iken) Gümüşdere denen ilçe merkezi, Edremit Kasabasının güneybatısında göl kıyısında, eski adı Horkum olan Dilkaya Köyünün yakınındaki höyükten çıkan kentler.

Ve diğer Kentlerin bazıları; Van yakınında, Çavuşköy’de olan kent, Adilceva, Kef Kalesi diye anılan yerde olan kent, Varto güneyinde, Kayalıdere’de kurulan kentler sayılabilir.


URARTULARIN KÖKENİ

Hitit Devletiyle çağdaş, Güneydoğu Anadolu’ya egemen olan Mitanni Devleti, Hititlere yenilip, Hititlerce küçültülüp kendilerine bağımlı krallığa dönüştürülünce, Eski Mitanni Devleti ülkesinde egemen öğe olmamakla birlikte çoğunluğu oluşturan Hurri Halkı, Doğu Anadolu da küçük beylikler kurdu.

Urartu Devletinin temelini oluşturacak bu ulus bundan sonraki yüzyıllarda, Van Gölü çevresindeki, hem tarıma hem de hayvancılığa elverişli bölgede yaşayan, Hurri Kökenli çeşitli boyların karışmasıyla ve kuşkusuz karışıma biraz da diğer komşu halkların katkıda bulunmasıyla oluştu. Bu karışıma M.Ö 13. yylın başından bu yana Anadolu’ya ve yakın doğuya dalgalar halinde göçebe kavimlerde karışarak Urartu ulusunu oluşturdular. Bu göçebe kavimler Kafkaslar üzerinden bölgeye gelmişlerdir. Urartu Dili, üzerine yapılan çalışmalar bu halkın Hurri Dilinin bir lehçesini konuştuğunu ortaya koymuştur.

Hititlerle, Asurluların mücadelelerinde, Urartu Ulusu tam anlamıyla daha sonra devlet şekline dönüşmeye başlamıştır. Hititler, Hurrilerin Doğu Anadolu da küçük krallıklar kurmasını destekliyordu. Özellikle bu krallıklardan birisi olan “Hanigalbat”ı. Çünkü Asur Devletiyle arasında tampon bir bölge oluşturuyordu. Hititler, Mısırla Suriye egemenliği için savaşmışlar ve savaşın bir sonucu olmayacağını görerek bir barış antlaşması imzalamışlardı (Kadeş Antlaşması) Bu anlaşmaya göre; Suriye’nin Kuzeyi Hititlerin, Güneyi Mısırın olacaktı. Hititler, Mısırla yaptıkları savaşlar sonucu güçsüz bir hale düştü. Durumu iyi değerlendiren Asurlar, Suriye ye göz dikmişti işte bu nedenle Hititler, Asurla arasına tampon bir devletin olmasını istiyordu.

Asurlar açısından, kendi bulundukları topraklar bereketsizdi. Eğer Suriye ve Mezopotamya’yı ele geçirirse güçlenecek, ticareti kontrollerinde bulunduracak ve ilkçağda çok değerli olan zengin demir madenleriyle güçlü silahlar yapacaklardı. Asur Kralı Salmansar, Hititlerin güçsüz durumundan faydalanarak Hurri Krallıklarını kontrol altına aldı. Hititler ise Hurrilere bir yardım gönderemedi. Böylece Hitit, Asur arasındaki tampon bölge kalktı ve Hitit siyaseti etkisiz hale gelmiş oldu. Urartuların menşei olarak kabul ettiğimiz bu küçük krallıklar Asur egemenliğine girmiş oldu.

Asur Devletinin bu küçük krallıklar üzerindeki kesin zaferi M.Ö 13. yylın en önemli tarihi olaylarından birini oluşturur. Böylelikle Yukarı Mezopotamya da üç yüz yıllık Hurri egemenliği ve Asur ile Hitit arasında süregelen Kuzey Suriye’nin denetimi için verilen kavga sona ermiştir. Asur Devleti gücünün doruğuna çıkmıştır. M.Ö. 1274 yılında Salmansar I’ in kayıtlarında “Uruadri” adından ilk kez söz edilir. Asur yazılı kanunları dikkatle incelendiğinde “Uruadri Ülkesi Halkı” Salmansar I’in devrinden önce de bilinmekteydi. Asur Kralı tahta geçiş yılında Uruadri Ülkesi üzerine yaptığı sefer için şu gerekçeyi göstermektedir;

“o zaman, rahipliğimin başlangıcında Uradri Ülkesi ayaklandı. Benden yabacılaştı ve düşmanlık yarattı.”

Salmansar’ın Kullandığı “benden yabancılaştı” ve “düşmanlık yarattı” deyimleri bize “Uraadri Ülkesinin” Asur tarafından daha önceden bilindiğini dostluk veya düşmanlık ilişkileri içinde bulunduklarını yani Asur için kayda değer bir güç olarak gözüktüğünü gösterir.
05-08-2008 23:30:28 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
seyhanlı Çevrimdışı
Moderator
*****

Mesajlar: 1,285
Katılma Tarihi: Jun 2008
Rep Puanı: 0
Mesaj: #17
Cvp: ANADOLU MEDENİYETİ
...URARTULAR DEVAMI

URARTU DEVLETİNİN KURULUŞU

BEYLİKLER DÖNEMİ

Yukarıda Urartu Devletinin etnik menşesine değinirken bir çok kavmin kaynaşmasından Urartu Ulusu doğduğunu söylemiştik. Bu kaynaşma sırasında küçük krallıklardan (beylik?) söz etmiştik, işte bu krallıkları konumuzda Beylikler dönemi başlığı altında inceleyeceğiz.

Bu Beyliklerin kurulmasındaki ana etken Asur Devletidir. Yukarıda bu konuya değinmiştik ( Asur zengin maden yatakları ve bölgenin ticaret yolları üzerinde bulunması nedeniyle bölgeyle ilgilenmiştir ). Asurlar zaman zaman bu Beyliklerin üzerine akınlar düzenlemiştir. Bu akınlar Asur Kitabelerinde de geçmiş olduğundan dönemi bize biraz olsun aydınlatır. Asur Kralı Salmansar’ın yazıtında Uruadri (Urartu) adıyla anılan ülkenin kapsamı konusunda güvenli bir belirleme yapılabilmiş değildir. Fakat anlaşıldığına göre “o, ülke, en azından, belki her biri kendi başkentinin adıyla anılan, Himme, Vadkun, Borgun ( ya da Maşkun ), Salua, Halila, Nilipahri, Zingun adlı sekiz beylikten oluşmakta ve ülke kapsamında en azından eli bir kent bulunmaktadır”. Yine Asur Kralı Tiglat Pileser’in yaptırmış olduğu kitabelerde kendisine karşı, yirmi üç yerel bey, birleşik yerel bir ordu çıkardığı yazılıdır. Tiglat Pileser bu orduyu İ.Ö. 1112’de Muş’un Bulanık ilçesinde Yoncalı denen yerde yaptığı savaşta yenmiş ve yengisini oraya çivi yazılı anıtta yazmıştır.

Dönemin sonlarına doğru Asurluların Doğu Anadolu üzerine yaptıkları seferleri sonucu aralarında herhangi bir siyasi birlik bulunmayan “Feodal Beylikler” tehlike ile karşı karşıya kaldıkları için birleşerek güç birliği yapmışlar ve böylece tarih sahnesine Asurluların yazıtlarında geçen şekliyle “Nari” ya da “Uruatri” krallığı ortaya çıkmıştır.


MERKEZİ KRALLIK DÖNEMİ

[Resim: pict0038sk9.jpg]

Urartular küçük beylikleri birleştirerek merkezi krallığa geçmişlerdir. Şimdiye kadar yapılan araştırmalarda Urartuların on üç tane kralı tespit edilmiştir.

URARTU KRALLARI

Aremu (M.Ö. 860-840)


Hakkında elimizde çok az bilgi vardır. Kendisinin Urartu’nun Beylikler Döneminde güçlü bir bey olduğu ya da birleşik beyliklerin başında hükümdar olduğu sanılıyor. Asur Kralı Salmanssar III (M.Ö.858-824) birkaç defa Fırat kaynaklarından, Dicle Kaynaklarına kadar uzanan topraklarda (o günkü Urartu Toprakları) Aremu’ya karşı savaştığı kitabelerinde yazılıdır.

I. Sardur (M.Ö. 840- 830)

Lutipri oğlu Kral Sardur (M.Ö. 840-830) gerçek manada Urartu Devletinin kurucusudur. Kendisinden önce kral olan Aremu ile hiçbir kan bağının olmadığı kesindir. Buna göre Aremu başka bir sülâleden gelmiştir. Sardur I kendi sülâlesini başa geçirmiş ya da Aremu onun tâbiiyeti altındaki krallardan biridir.

Sardur I, Van Gölünün doğu kıyısında başşehir Tuşpa’nın özünü teşkil eden muhteşem Van Kalesini kurmuştur. Bu kaleyi kurmasının nedeni M.Ö.832 yılında, Asur Kralı Salmansar III’e yenildiği için, Asur tehlikesinden uzağa ve saldırılara daha az açık olan bir yöreye taşıma zorunluluğuydu. Kendi adıyla anılan Sardur burcuna kitabe kazıttı. Bu kitabe çivi yazısı ile yazılmış ve kitabede “Lutripi oğlu Kral Sardur, Kudretli kral, Nairi ( Urartu ) ülkesinin kralı, büyük kral”, gibi unvanları kullanarak, dünya hakimiyeti iddiasında bulunmakta ve siyasi programlarını açıklamaktadır. Bundan başka, Asur’un üstünlüğünü kabul etmediğini bildirir.

Urartu kralı Sardur’un askeri eylemleri ile ilgili bilgilerimiz çok sınırlıdır. Ancak yeni başkentin doğuda seçilmesi krallığında ilk aşamada doğuya yayılmak amacında olduğunu gösterir.

İşpuini (M.Ö. 830-810)

Sardur I’ in oğludur, egemenlik yıllarında askeri eylemler daha çok doğu ve güney-doğu bölgeleri üzerine yoğunlaşmıştır. Sayıları fazla İşpuini devri yazıtlarından anlaşıldığı üzere, iki göl (Van-Urumiye) arasındaki bölgeler öncelikle egemenlik altına alınmak istenmiştir. Bu kral daha hayatta iken, oğlu Menua’yı saltanatına ortak etmiş ve ülkeyi birlikte idare etmeye başlamıştır.

Bu iki kral, Asur kralı Salmansar III ve onun halefleri zamanındaki Asur Devletinin zayıf durumundan yararlanarak kendi devletlerinin gücünü artırmışlar ve gerçek manada genişleme siyasetine başlamışlardır. İlk defa olarak bu zamanda kitabeler, Urartu dilinde de kaleme alınmaya başlanmıştır. Devletin doğu sınırları Randuz’a kadar uzanmıştır. İşpuini yaptığı bu fetihlerden dolayı kendini Asur Kralı ile aynı seviyede görmüştür.

Menua (M.Ö. 810-785/80)

Menua (M.Ö. 810-780) : Babasının ölümünden sonra tahta tek başına kalan Menua, zamanında Urartu Krallığı, gayet iyi organize edilmiş ve gelişmiş bir devlet haline gelmiştir. Bu dönemde Urartular, doğu komşuları olan Mannalarla mücadele etmişler ve onlara karşı zaferler kazanmışlardır. Urumiye Gölü’ nün güneydeki Taş tepede bulunmuş olan Menua Kitabesi bu zaferlerin delilidir. Batıda Fırat Nehrine kadar uzanan Menua, Geç Hitit şehir devletlerinden biri olan Malatya Krallığını vergiye bağlar. Kuzeyde Erzurum’a kadar ilerleyen Urartu Orduları, Aras Nehrinin Kuzeydeki Etius memleketini de ele geçirmişlerdir. Bu zamandan itibaren Aras Nehri ile Ararat Dağı arasındaki bölge, Urartu Krallığı sahasına teşkil edilmiştir.

Menua askeri başarılarının yanında imar faaliyetlerinde de bulunmuştur. Stratejik öneme sahip noktalara kaleler inşa etmiş ve bu kaleleri birbirine bağlayan yollar yaptırmıştır. Ayrıca bugün “Şamran Suyu” olarak bilinen ve Van’ın içme suyunu taşıyan su kanalını da Menua tarafından inşa ettirilmiştir. Eli bir kilometre uzunluğundaki bu kanal, Urartu su mühendisliğinin gerçek bir şaheseridir. Menua’nın 110’dan fazla yazıtı vardır. Askeri fütuhatla yeni kazanılan toprakların devlete katılması idari teşkilatlanmayı gerektirmiş ve böylece vilayetlere bölünen ülke, valiler tarafından idare edilmiştir.

I. Argişti ( M.Ö. 785/80-756)

Menua’dan sonra krallık tahtına oğlu Agişti I çıktı. Urartu’nun kudretini daha da artırdı. Batıda Malatya ve öteki Hatti Ülkeleriyle savaşmak zorunda kalmıştır. Argişti I’in savaş seferlerinin asıl sebebini doğu ve güneydoğu ülkeleri teşkil ediyordu. Tekrar tekrar Aras Nehri üzerinde bugünkü Leninakan ve Erivan ile Gökçe Göl etrafındaki kabilelere karşı hareketlerde bulunmuş, Transkafkasya’nın içlerine kadar seferler yapmıştır. Manalar üzerine yaptığı seferlerden bir sonuç alamamış bu bölgeyi topraklarına katamamıştır. Ancak Argişti, Barsuai yani Parşua ülkesine kadar ilerlemiştir. Bu münasebetle Asurlulura karşı kazandığı muhtelif zaferlerinden gururla yazıtlarında söz eder.

Tuşpa (Van Kalesi) da mezar anıtı kitabesinden kralın babasının genişleme siyasetini, Ağrı Ovasının kolinize edilmesiyle geliştirerek, Aras Nehrinin kuzeyinde, Erebuni ve Argeştihinili gibi büyük çaptaki şehirleri kurduğu anlaşılmaktadır. Urartular, Asurluların savaş ve egemenlik metodlarını biliyorlardı. Özellikle Urartular, Asurluların mecburi göç ettirme politikasını uygulamışlardır. Argiştinin I’in anallarında Hititler ülkesinden (muhtemelen Malatya’dan) ve Şupani’den göç ettirilen 6600 savaşçının Transkafkasya’da mecburi iskâna tabi tutuldukları yazılıdır.

II. Sardur (M.Ö. 756-730)

Argişti I’in oğludur. Onun zamanında Urartu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmış ve ön Asya dünyasının en güçlü krallığı haline gelmiştir. Asur Kralı Adad V, Nirari’yi yenmiştir. Bu devirde Asur iç isyanlarla çalkalanmakta idi. İşte bu fırsattan yararlanan Sardur II, hiçbir engelle karşılaşmadan kuzeyde gücünü sağlamıştır. Aras ötesindeki kabileleri tamamen vergiye bağladığı gibi, Kuzey Suriye’de de üstün bir güç haline gelmişti. Hakikatten, Malatya Kralı Hilarunda’ nın mağlup edilmesi Haleb’in zaptı, Suriye ve Anadolu’daki vasal devletlerin Asur’dan ayrılarak Sardur II ile ittifak etmeleri, Urartu Devletinin ne kadar güçlenmiş olduğunu, açıkça ortaya koymaktadır. Anlaşılan, Urartu Devleti, müttefikleriyle birlikte, Asur’u tam bir kıskacın içine almıştı. Fakat tam bu sırada Asur’da bir değişiklik olmuştur. Bir ihtilâl sonucu eski Asur sülâlesi devrilmiş ve Pul isimli askeri bir diktatör, Tiglat Pileser III (M.Ö 745-727) lâkabı ile kendisini kral ilan etmiştir. Orduları yeniden organize ederek o günün dünyasının en mükemmel ordusunu oluşturmuştur. Bu oluşumlar Sardur II’ nin aleyhine olmuştur. Asur Kralı Tiglat Pileser, Doğuda kaybedilen yerleri yeniden kazanarak batı siyasetine dönmüştür. Orta Anadolu yaylası ile Asur arasındaki ticaret yolunu kesmiş bulunan Urartu çemberini parçalamak için, M.Ö. 742’de Urartu Devletiyle savaşmıştır. Sonuçta Sardur II’ nin makam arabasını, taht arabasını, tahtırevanını, kraliyet gerdanlığını ele geçirmiş, 72.950 askerini esir ettiğini kitabelere yazdırmıştır.Bu mağlûbiyetten sonra Urartular, Van Gölü etrafındaki ana memleketlerine çekilmiştir.

M.Ö.736’da Asur Kralı, Tiglat Pileser tekrar Urartu üzerine yürümüş ve Urartu Devletini bir kez daha yenmiştir. Bu savaş sonucunda Urartu şehirleri artarda Asurların eline geçmiş ve acımasızca tahrip edilmiştir. Bu zaferden sonra Asırlar, Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye şehir devletlerini tekrar hakimiyetlerine geçirerek, Orta Anadolu ve Akdeniz bağlantısını kurmuştur.

Sardur II’ nin son devirleri hakkında elimizde yeterli bilgi yoktur. Sardur II devri, siyasi bakımdan olduğu kadar, imar faaliyeti, kültür ve sanat hareketleri bakımından da Urartu Devletinin en parlak çağı olmuştur. Çavuştepe (Sardurihinili) kenti bu parlaklığı en iyi şekilde gözler önüne sermektedir. Bir kitabesinde Guguna Irmağından bir kanal açtırdığını, tarlalar ve bahçelerle, bir kent kurdurduğunu, Haldi ve İmuşini tapınakları ile birlikte büyük eserler meydana getirdiğini söylemektedir.

I. Rusa (M.Ö. 730-714/3)

Sardur II den sonra Urartu tahtına oğlu Uedipriş geçmiştir. Bu kral, Asur metinlerinde “Ursa” olarak geçen ve bizim Rusa I olarak bildiğimiz kraldır. Rusa I devrinde devlet, yeniden organize edilmiştir. Bugünkü Irak toprakları içerisindeki Topzava’ da ele geçirilen iki dilli hitabe, stratejik bakımdan önemli bir merkez olan ve Prens Urzana tarafından idare edilen Muşaşir’in tekrar Urartu kontrolüne girdiği ve Asura karşı bir müstahkem mevki olarak kullanıldığını göstermektedir. Dış politikada babası Sardur II’ yi takip eden Rusa, Anadolu’daki Tabal Kralı Ambaris ve Muşki Kralı Mita ile ittifak yapmıştır.M.Ö.727 yılında Asur Kralı Tiglat Pileser ölmüş ve Rusa I bu durumdan yaralanarak durumu biraz düzeltmiştir. Transkafkasya’ da Gökçe Gölü çevresinde bir kısım yerler yeniden zapt edildi ve kaleler inşa edilerek, egemenlik altına alındı. Güneydoğuda Manna’lardan Urmiye Gölünün bütün doğu sahilini alarak, bugünkü Tebriz’le birlikte İran Azerbeycanı’nın tamamını Urartu tabiiyetine geçirdi. Bu ülkeden ordusu için gerekli atları temin etmekle birlikte, ülkenin iktisadi bakımdan kalkınması için sulama tesisleri yapmıştır.

Fakat, Asur tehlikesinden kurtulmanın uzun süreli olmayacağı kendini gösterdi. M.Ö. 722 yılında Asur tahtına Sargon II çıkmış ve Asur ordusu, yeniden karşı konulması imkânsız bir güç haline geldi. Asur Kralı, Tiglat Pileser’in politikasını takip ederek, önce batıda fetihlere girmiş ve Filistin’e kadar olan ülkeleri Asur hakimiyetine aldıktan sonra, M.Ö. 715 yılında Rusa I’ in müttefiki olan Muşki Kralı Mita üzerine yürümüş ve düşmanı Torosların ötesine sürmüştü. Şimdi kendisine tek rakip Urartulardı.

Uaus Dağı eteğinde Sargon II ordusu ile Rusa I’ in ordusu arasında meydana gelen savaşta Urartular ağır yenilgi aldılar. Rusa savaş meydanından ülkesine kaçmak zorunda kaldı. Kitabelerde yazıldığına göre, Rusa demir bir hançerle intihar etmiştir. Bu zaferden sonra Asurlar, Ulhu şehrini zaptettiler ve bu şehirle birlikte bütün eyaleti yakıp yıktılar. Ancak başşehri ele geçiremediler. Sargon, Asura dönüş seferinde, Urartu Devletinin doğudaki eyalet merkezi olan Musaşir şehrini hücumla zaptederek burada krallık sarayını ve Haldi Tapınağını yağma edip, pek çok sanat eseri ile tapınaktaki altın ve gümüş adak hediyelerini, silahları Asura götürmüştür.

II. Argişti (M.Ö. 713-685)

Rusa I’ in oğlu Argişti II devrinde Urartu bağımsızlığını, doğuda ve batıda eski sınırlarını koruyarak kudretli bir devlet olmaya devam etmiştir. Kimmer akınlarının yoğunlaştığı ve tehlikeli bir hâl aldığı bu devirde Kral uzak sınır kesimlerinin korunma gücünü arttırarak, buraları takviye etmek amacını gütmüştür. Argişti II zamanında Urartu Devleti yeni bir yükseliş devrine girdiği görülmektedir

II. Rusa (M.Ö. 685-645)

Argişti II den sonra tahta çıkan Rusa II zamanında Urartu Devleti bir rönesans dönemi yaşamış, geniş çaplı imar faaliyetlerinin yanında, iktisadî ve idarî alanda da yeni hamleler yapılmıştır. Urartu Devleti; son yarım yüz yıl içinde devamlı mücadele halinde olduğu büyük rakibi Asur ile yaptığı savaşlar ve bunu takiben Kuzeyden saldırıya geçen Kimmer kabilelerinin akınları sebebiyle çeşitli yörelerde büyük sayıda toprak ve insan kaybına uğramıştır. Ayrıca bu zamanda Asur üzerine yönelen İskit tehlikesi, Urartu’ yu kısa da olsa huzura kavuşturmuştur. Sargon II’den sonra Asur, kuzey politikasını gevşetmiş, daha çok batı politikasına önem vermiştir. İşte bu fırsattan yararlanmasını bilen Rusa II, büyük insan kayıplarına uğramış olan ülkesinin bu açığını kapatmak amacıyla değişik bir metod kullanarak, yeni bir iskân ve nüfus politikası uygulamıştır. Kral ekonomik hamleler için gerekli boş toprakları işlemek ve buna paralelel olarak yeni şehirler, ticarî ve askerî merkezler kurabilmek için yeterli insan gücünü temin amacı ile yeni ve dinç toplumların oluşmasını zorunlu görmüştür. Bu husus için gerekli halk kitleleri çeşitli komşu ülke ve bölgelerden sağlanarak, Urartu topraklarına yerleştirmiştir.

Rusa II, Arasın kuzey bölgelerinde ve doğuda çok geniş bayındırlık faaliyetlerine girişmiştir. İran Azerbaycan’ındaki Bastam şehri ve kalesini yaptırmış ve Transkafkasya’ nın yeni eyalet başşehri Teişeba da onun kurduğu bir diğer önemli merkezdir. Merkezde ise başkentin Toprakkaleye taşınması ve Adilcevaz Kalesinin kurulması, Rusa II ‘nin gerek sınırlarda ve gerekse merkezi bölgede uyguladığı şehircilik politikasını açıkça belgelemektedir.

Rusa II’ nin Asurun dikkatini başka tarafa çekerek, krallığını güçlendirmeye çalıştığı sırada Urartu Ülkesinin İskit istilâsına uğradığı ve söz konusu tehlikenin, devleti epeyce uğraştırdığı anlaşılmaktadır. Fakat Rusa II ustaca bir politik manevra ile bu istilâ tehlikesinden de kurtulmuş ve İskitleri, Manna Ülkesine göndermiştir.

İskitlerin Asur egemenliği altındaki Manna Ülkesine gönderilmesi ile meydana gelen İskit-Manna ittifakı sayesinde Rusa II, Asur Kralı Asarhaddon’u (M.Ö. 680-668) daha bir güç duruma soktuğu, bundan yaralanarak da ülke kalkınmasına yeni bir hız verdiği anlaşılmaktadır. Bu başarılı politik manevraya rağmen Asarhaddon, İskit-Manna ittifakını bozdu ve bu bölgedeki ayaklanmayı M.Ö.679 yılında bastırdı. Hattâ bir süre sonra Asur Krallığı ile İskitler arasında bir yakınlaşma başlamış ve Asarhadddon, kızını İskit Kralı Bartatua ile evlendirerek, bu yakınlaşmayı akrabalık bağları ile kuvvetlendirmiştir.

İşte bu sırada Rusa II, politik manevrasının başarı kazanmaması ve belki de bu arada doğuda gittikçe artan Med tehlikesine karşı, M.Ö. 654 yılları civarında Asurbanipal (M.Ö. 668-627) ile diplomatik ilişkiler kurmak üzere elçiler göndermiştir. Asur-Urartu yakınlaşmasının daha çok Med’lere karşı yapılmış olduğunu, Kyaxares’in tahta çıkışıyla M.Ö.650 yıllarından sonra başlayan ve giderek ağırlaşan Med baskısı dolayası ile anlamak mümkündür. Bu yakınlaşmadan kısa bir süre sonra Rusa II ölmüştür.

III. Sardur (M.Ö. 645-625)

Rusa II’ nin ölümü üzerine Urartu tahtına çıkan oğlu Sardur III babasının politikasını takip ederek, Assurbanipal’e elçiler göndermiş (M.Ö. 640 dan hemen sonra), yardım ricasında bulunmuş hatta kendiliğinden gönüllü olarak Asur yüksek hakimiyetini tanımak istemiştir. Bu olay, Rusa II’ nin ölümünden sonra, Urartu Krallığının Ön Asya tarihinde artık eski önemini büyük ölçüde yitirdiğini ortaya koymaktadır.

Erimena (M.Ö. 625-605)

Sardur III’ ün oğludur. Çağındaki siyasi olaylar hakkında fazla bir bilgi sahibi olmamakla birlikte, “Erimena oğlu Rusa”nın yani Rusa III’ ün Toprakkaleye bulunan kalkanlarda adının geçmesi ve özellikle Armavir’de bulunan bir yazıtta, Kralın burada bir tahıl ambarı inşa ettirdiğini bildirmesi, Urartu Devletinin M.Ö. VII. yüzyılın son yılları içinde kuzey sınır bölgelerinde inşa faaliyetlerine girişebilecek kadar ayakta olduğunu göstermektedir.

Erimena döneminde, Asur Devleti de giderek eski kudretini tüketmiş ve gittikçe büyüyen Med tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Ninive’nin alınmasından önce ise, Med’ler ile İskitler arasında bir ittifak yapılmış ve kentin düşmesinde İskitler büyük rol oynamışlardır. Asur Kralı Assuubalit, başkent Ninive’nin düşmesinden sonra Harran’a çekilmiş ve M.Ö. 609 tarihine kadar burada bulunmuş, nihayet M.Ö. 605 yılında Karkemiş’in düşmesiyle Asur İmparatorluğu tamamen yıkılmıştır.

III. Rusa (M.Ö. 605-590)

Erimena’ nın oğludur. Yukarıda Erimena dönemini incelerken, Rusa III’ ün imar faaliyetlerinden bahsetmiştik. Dönemi ile ilgili bilgilerimiz son derece kısıtlıdır. Fakat bu dönemde Asur İmparatorluğunun yıkılışı “Ön Asya” da ki siyasî dengeyi ortadan kaldırdı ve başta İskitler olmak üzere, Med’ler ve Babil’ ler tarih sahnesinde yeni birer politik güç olarak rol oynamaya başladılar. Ortaya çıkan bu yeni durum arasında, Urartu Krallığının siyasî bir güç olarak varlığı tartışma konusudur.

IV. Sardur (M.Ö. 590-580)

Sardur III’ ün oğludur. Erimena’ nın kardeşidir. Urartu Devletinin son dönemi hakkındaki bilgiler kısıtlı olduğu için Sardur IV’ ün ne gibi faaliyetlerde bulunduğunu bilemiyoruz. Asur Devleti de yıkıldığı için Asur Kitabelerinden öğrenme imkanımız yoktur.
05-08-2008 23:35:58 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
seyhanlı Çevrimdışı
Moderator
*****

Mesajlar: 1,285
Katılma Tarihi: Jun 2008
Rep Puanı: 0
Mesaj: #18
Cvp: ANADOLU MEDENİYETİ
...URARTULAR DEVAMI

DEVLET İDARESİ

Urartu Devleti birçok valiliklere ayrılmış olup bir tür memur devleti idi. Vilayetlerde her çeşit erzak ve malzeme, krallığın emrine hazır bir vaziyette bulundurulurdu. Ruslar, Karmir Blur’da yani eski Teşeba şehrinde, küplerin içinde, şarap, zahire ve susam yağı bulunduğunu tespit etmişlerdir.

Urartu’nun sınır bölgelerinde, Hitit Devletinde olduğu gibi, krala bağlı beylikler vardı. Bunlar krala haraç verirler fakat kendi bölgelerinde bağımsız olarak hüküm sürürlerdi.


KÜLTÜR VE UYGARLIK

Tarihinin klâsik dönemlerindeki, altın çağındaki Urartu Halkı, soy ve kültür kökeni yönünden yarım binyıl öncesinin Hurri’lerine geniş ölçüde bağlantılı bulunduğu halde, artık aradan geçen yüzyılların etkileşim, süreci içinde kendine özgü güçlü bir kültür oluşturmuştur. Örneğin, Urartu Halkının baş tanrısı, Hurrilerin Teşub’u değildi. Teşub da saygın bir tanrı olmakla birlikte, baş tanrı olarak, Urartu’ lara özgü bir tanrı, Haldi idi.[40] Urartu Devletinin kültürünü incelerken Dini, sanatı, yazısı, ekonomisini de ayrı başlıklar altında değinmemiz gerekir. Çünkü bunlar kültürü oluşturan parçalardır.

GENEL ÖZELLİKLER : Kent ve kale inşa etmede yetenekli, çok iyi taş ustası idiler.

Demir silahlar ve savaş aletleri üreten savaşçı bir toplumdu.

Doğu Anadolu'da sulama amaçlı ilk göletleri kurdular, kanallar ve karayolu sistemleri geliştirdiler. Örneğin, günümüzde de Van Ovasını sulamaya devam eden 50 km uzunluğundaki Şamram kanalı kral Minua tarafından yaptırılmıştır.

Bölgedeki zengin gümüş, bakır ve demir yataklarını işlettiler, madencilik çok gelişti.

Bazıları dinsel motiflerle süslü, kendilerine özgü kemerler, miğferler, at koşum takımları, situlalar ve kazanlar ürettiler.

Fildişi oymacılığı ve mühürcülük gelişmişti.

YAZI : Urartular çiviyazısını kullanıyorlardı. Bu nedenle Urartu Dilini okumak ve ele geçen Asur-Urartu dilinde yazılmış çifte dilli iki yazıt ile de bu dili çözmek mümkün olmuştur. Resmi veya ticari muhabereler pişmiş topraktan levhalar üzerine yazılmış metinlerle yapılıyordu. Ayrıca Urartuların, papirüs, deri, ve tahta üzerine yazmışlardır. Çivi yazısı yanında Hitit hiyerogliflerine çok benzeyen fakat onlardan ayrı olan bir “resimli yazı”ları vardı. Urartuların en önemli kitabeleri taş levhalar üzerinde bina bloklarında veya kayalar üzerindedir. Bunlarda savaşlarda, savaşlardan, inşa edilen saraylardan, tapınaklardan, su kanallarından ve dini konulardan bahsedilmektedir.

DİL : Urartular, eklemeli dil yapıları ortak özellikler gösteren Hurriler ile aynı kökenden gelmekteydiler. Urartuca, günümüzdeki Doğu Kafkas dil ailesinden Çeçence ve İnguşça ile benzerlikler göstermektedir.

Urartuca, Krallığın tarih sahnesinden kalkmasından sonra aynı coğrafyada konuşulmaya başlanan Hint-Avrupa dil grubuna ait Ermenice ve onu izleyen Kürtçe'den farklı yapıdadır ve aralarında akrabalık söz konusu değildir.

DİN : Urartu Devleti feodal bir devletti ve şehirler merkezden gelen memurlarla yönetilirdi. Yönetim böyle olmakla birlikte merkezi din de büyük önem taşımakta devlete dini bir karakter vermekteydi.

Urartuların dinleri ve inançları hakkında bilgimiz oldukça sınırlıdır. Çivi yazısı belgelerin içinden derlenebilenler ve kabartma resimlerden öğrenilenler ile sınırlı bir resim oluşturulabilir. Örneğin Uratular’da büyü ve diğer benzer inançlar hakkında bilgimiz yoktur.

Urartular’ın en önemli tanrısı Haldi’dir. Haldi savaşa çıkan kralı kutsayan savaş tanrısı idi. Köken olarak bu tanrının, ilk Urartu Devleti oluşurken en güçlü olan boyun tanrısı olduğu düşünülmektedir.

Krallar savaşı kazanmak için haldi’ye yakarır, kazanırlarsa da diktikleri yazıtlarda ilk Haldi’nin adını anarlardı. Yapılan binaların çoğu Haldi adına yapılırdı.

Haldi’nin karısı ise Arubani idi. Ancak Arubani bir ana tanrıça kadar önemli değildi.

Panteonda Haldi’den sonra gelen tanrı fırtına tanrısı olan Teişeba idi. Bunun Hurri-Hitit tanrısı Teşup ile bir olduğu düşünülmektedir. Urartu sanatında boğa üzerinde gösterilmiştir. Karısı Huba ise Hepat’ın karşılığı olarak düşünülmektedir.

Üçüncü sırada ise Güneş Tanrısı Şivini vardır. Bu tanır da Asur Güneş tanrısı Şamaş ve Hurri tanrısı Şimigi ile aynı tanrı olarak kabul edilir.

Buradan görüldüğü gibi Urartu panteonu en önemli tanrılar itibarı ile, başta Hurri olmak üzere yabancı kavimlerin etkisindedir. Devlet dini yaratma çabalarının yanında her kavme de dini özgürlük verilerek birlik korunmuştur.

Hurri tanrı listelerinde seksen civarında tanrı ve tanrıça ismi tespit edilmiştir. Bunlar arasında yabancı tanrı/tanrıçalar olduğu gibi doğa olaylarını temsile den tanrı/tanrıçalar da vardır. Yurt ve toprak tanrısı Ebani, deniz ve sular tanrısı Suinina, tepeler ve dağlar tanrısı Arni gibi.

Kurban törenleri Urartular tarafından sık uygulanırdı. Hatta hangi tanrıya nasıl ve ne kadar kurban verileceğine dair yazılar da vardır. Bunların dışında çeşitli fırsatlarda , kuraklık, kıtlık,savaş gibi olaylarda kurbanlar sunulmuştur. Urartu tanrı kültlerinde tapınaklar önem kazanmışlardır.

Tapınaklar içinde tanrı figürünün bulunduğu bir oda, avlu ve yan odalardan oluşmaktaydı. Çoğu tapınak birbirine benzemektedir.

Ayrıca Urartular tapınakların duvarlarını da çeşitli levhaklarla süslüyorlardı. Tapınakların içinde, avluda üç ayaklı kazanlar ve tanrı armağanlarının konulduğu masalar, altarlar da bulunuyordu.

Urartular için açık hava tapınakları da önemliydi. Tuşpa (Van Kalesi) ve Altıntepe’de bulunan açık hava tapınakları bunlara en iyi örneklerdir.

Tuşpa’daki açık hava tapınağında kayalara oyulmuş nişler içinde II.Sarduri’nin askeri eylemlerini anlata iki çivi yazılı stel vardı. Bu tür stellere de tapınıldığı düşünülmektedir.

Altıntepe’deki açık hava tapınağı ise ölü kültü ile alakalı bir steller sahasıdır.

Tapınaklar aynı zamanda ekonomik merkezler de olmuşlar ve tanrı adına hayvan beslenmiş, ekin ekilmiştir.

ÖLÜ GÖMME : Urartu'da yakarak veya yakmadan gömü yapılmaktaydı. Yönetici kesim ve olasılıkla aileleri büyük kale ve merkezlerin yakınındaki çok odalı kaya mezarlarına birlikte, diğerleri ise olasılıkla sosyal statülerine göre toprak altına inşa edilen oda mezarlara, basit toprak mezarlara veya yakılarak urne adı verilen küplere gömülmekteydiler. Merkezde Van Kalesi, batıda Palu, Mazgirt, Altıntepe'de, kuzeyde Aras Nehri'nin güney bölgesinde, doğuda Sangar (İran'da Bastam'ın kuzeyi) gibi önemli merkezlerin yakınında çok odalı kaya mezarları bulunmaktadır. Dilkaya, Karagündüz ve Yoncatepe'de ise soyulmadan günümüze ulaşmış, içinde birden çok gömü bulunan yeraltı oda mezarları incelenmiştir.

DOĞA KÜLTÜ : Daha önce de belirttiğimiz gibi, Urartular doğa olaylarına, doğal varlıklara büyük önem vermişler hatta tanrılaştırmışlardır.

Bunun dışında urartuların su kaynaklarını, mağaraları, dağları, büyük ağaçları ve kayalıkları kutsal saydıklarını biliyoruz.

Su kaynaklarına yapılan balık figürleri, mağaralara yapılan resimler, hayat ağacı figürleri ve kaya resimleri bu doğal varlıkların kutsallığını göstermektedir. Özellikle kayalara oyulan kapı figürleri de ilginçtir. Buralarda kurban listeleri olması bu kapıların tanrılar ile alakalı olduğunu düşündürtmektedir.

Urartularda ayrıca hayvan tanrılar, yarı hayvan yarı insan canlılar da resimlenmiştir. Özellikle boğa figürleri önemlidir.

SANAT : Urartuların, özellikle mimarlık yapıtları bakımından, kendi çağlarına göre çok ileri bir uygarlık düzeyleri vardı. 80 km. uzaklıktan Van kentine su getiren, bugünkü adıyla, Şamram Kanalı, Kral Menua döneminden (M.Ö.810-780) kalma bir Urartu yapıtıdır. Budan başka birçok kaleler, kentler ve sulama tesisleri yapmışlardır. Urartu Halkı, dokumacılık ve maden işlemeciliğinde de çok ileriydi. Urartular’ a ait dünyanın en eski karayolu Fırat ırmağının doğu yakasında, Elazığ ile Bingöl illeri arasında bulunmuştur.

EKONOMİ : Urartuların ekonomisinin temeli; tarım ve hayvancılığa dayanırdı. Azda olsa zanaatkârlıkta (maden işlemeciliği) vardı.

Urartular sulama tesisleri ile topraklarının verimini artırırlardı. Bugün mevcut olan bazı küçük göllerin (Keşiş Göl ve Gökçe Göl) Urartular tarafından suni olarak meydana getirilmiştir. Urartu Ülkesinde hayvancılıkta büyük rol oynamakta idi. At yetiştirmede büyük başarılar olmuştur. Büyükbaş hayvan ve koyun yetiştirmişlerdir. Ayrıca dokuma sanatında ve maden işlemeciliğinde, çağdaşı ülkelere göre çok ileri seviyede idiler.

SİYASAL VE KÜLTÜREL İLİŞKİLER : Urartu tarihinin önemli bir bölümü güneydeki büyük düşman Assur ile mücadeleye odaklanmıştır. Ayrıca Minua döneminden itibaren kuzeyde yerel Diauehi Krallığı ve mahalli beyliklerle, güneybatıda ise Geç Hitit krallıklarından Hate (Malatya çevresi); I. Argişti döneminde Hate (kralı Hilaruada) ve Tabal (Tuate'nin ülkesi); II. Sarduri Melitia ve Qumaha (kralı Kuştaşpili, Adıyaman bölgesinde) ; II. Rusa ise Hate, Halitu ve Muşki üzerine sefer yapmışlardır. Assur yazıtlarına göre Urartular daha güneydeki Gurgumlu (Maraş) Tarhulara ve Arpadlı Mati'ilu ile de bağlantı kurmuşlardır. Urartuların doğuda Mana ve Parsua (İran'da) ile kuzeyden gelen İskit ve Kimmerlerle de ilişkileri olduğu bilinmektedir. Ancak bir kara devleti olan Urartu, önceden düşünüldüğünün aksine hiçbir zaman, Karadeniz'e ve Akdeniz'e ulaşamamış veya doğrudan ilişki kuramamıştır. Urartu Krallığı'nda çivi yazısı, yıllık sefer yapma, ölçü sistemi, krali ünvanlar, stel dikme, savaş taktikleri, nüfus nakilleri, resim, süsleme ve kabartma sanatı gibi uygulamalar, Assur etkili olarak gelişmiş; mimari, sorguçlu miğferler, kazanlardaki siren eklentileri, hiyeroglif yazısı, yakarak gömme, fildişi sanatı gibi dallar ise Kuzey Suriye'den etkiler almıştır.

ÇANAK ÇÖMLEK : Devletin kuruluşu ile birlikte ortaya çıkmış gözüken parlak kırmızı astarlı çanak çömlek grubu yönetim merkezi ve önemli Urartu kalelerinde bulunmaktadır. Halkın ürettiği geleneksel mallar da kullanılmaya devam etmiştir.
05-08-2008 23:39:18 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
seyhanlı Çevrimdışı
Moderator
*****

Mesajlar: 1,285
Katılma Tarihi: Jun 2008
Rep Puanı: 0
Mesaj: #19
Cvp: ANADOLU MEDENİYETİ
İYONYALILAR (İYONLAR)

[Resim: iyonyalilarrc1.jpg]

* İzmir Körfezinden, Güllük Körfezine kadar olan bölgeye İYONYA denilirdi.
* Yunanistan'dan gelen AKALAR buradaki yerli halkla karışarak, şehir devletleri halinde yaşadılar. Başlıca İyon şehirleri şunlardır: Efes, Milet, İzmir, Foça, Bodrum.
* Efeste'ki ARTEMİS tapınağı İyonlara aittir.
* İyonlar deniz ticaretinde gelişmişlerdi.
* İyon Edebiyatının en önemli eseri Homeros'un "İlyada ve Odesa destanı" dır.
* İyonlar bilim ve sanatta gelişmişlerdir. Matematikte Tales ve Pisagor, Tarihte Heredot, Tıpta Hipokrat, Felsefede Diojen)

[Resim: efesnw6.jpg]

Yunanistan'a gelen Dorların önünden kaçarak Ana­dolu'ya geçen Akalar tarafından kuruldular. M.Ö 1200 yılında Akalar, adalar üzerinden Batı Anadolu'ya göç ettiler. Büyük Menderes ile Küçük Menderes nehirleri arasında kalan kıyı bölgelerine yerleştiler. Bu bölgeye İyonya, burada yaşayanlara ionlar adı verilir. İonlar, polis adı verilen şehir devletleri kurdular. M.Ö. XII. yüzyıldan itibaren Efes, Milet, Foça gibi şehirleri kurdular. Siyasal yapılanmaları şehir devleti şeklindedir, hiç bir zaman merkeziyetçi olmamışlardır. Deniz ticareti ve kolonicilik alanında ileriydiler. Akdeniz, Marmara, Ege ve Karadeniz'de birçok koloniler kurmuşlardır.

Anadolu'da kurulan ilkçağ uygarlıkları içinde en gelişmiş ve ileri düzeydedirler. Çünkü;

1- İonlar, Ön Asya'dan gelen ticaret yollarının bitiş noktasındadırlar ve doğu batı arasında köprü vazifesi görürlerdi.
2- Diğer Anadolu uygarlıklarından etkilenmişlerdir.
3- Tarım ve ticaretle gelişmiş olduklarından bilim ve kültüre önem vermişlerdir.
4- Şehir devletleri şeklinde yönetilmiş oldukları için serbest düşünce gelişmiştir.

İon şehir devletlerinin başında krallar bulunuyordu. Asiller zamanla güçlenerek kralları tahttan indirdiler. Halkın seçtiği kişiler, meclislerin yardımı ile şehirleri yönetmeye başladılar.

Ön Asya'dan gelen ticaret yollarının bitim noktasında bir ülke olmaları bilim ve kültür alanında ileri gitmelerinin en önemli nedenidir. İonlar, sanat alanında da önemli gelişmeler gösterdiler. İon Nizamı denilen mimari üslubun yaratıcısıdırlar (Artemis tapınağı ionyalılar'a aittir). İon tarzında mimarı eserler yarattılar. Tapınaklar, açık hava tiyatroları bu alanda ki en güzel yapıtlardır.

Ticaretin gelişmesi sonucu birçok kültür ile temas kurdular. Ekonominin gelişmesi ve demokrasinin varlığı; fikir hayatı, sanat ve bilim alanında önemli gelişmelere neden oldu. Diyojen, Tales, Anaksimenes, ve Anaksimandros felsefe , matematik ve astronomi bilimlerinin temellerini attılar. Matematikte Pisagor, Coğrafya'da Kse­nefon, Tıpta Hipokrat, Felsefe'de Heraklit ve Diojen, Şiirde Homeros ve Tarihte Heredot İonyalıların en tanınmış bilginleridir..

Tiranlık yönetimi de ilk defa İon şehirlerinde görülür.

İonlar, Fenike Alfabesi'nden yararlanarak kendi alfabelerini oluşturdular. İon şair ve yazarları tarafından kaleme alınan trajedi, komedi ve dramlar günümüze kadar önemlerini korudular. Edebiyatta Homeros destanları önemlidir.

Tanrılarının insan biçiminde heykellerini yapmışlardır. İon Tanrıları da insanlara benzerdi. Tanrılarla insanlar arasındaki en önemli fark insanların ölümlü, tanrıların ise ölümsüz olmalarıydı. İnançlarına göre Tanrılar arasındaki her türlü ilişki ve iletişim aynen insanlar arasında olurdu. Tanrılar İnsanlara kızdıkları zaman onları cezalandırırdı.

Bir insanın Tanrılaşabilmesi için kusursuzluğa, mükemmelliğe ulaşması gerekirdi. Bu nedenle sportif yarışmalar büyük önem kazanmıştır, insanların Tanrılaşması için bir araç olarak görülmüştür.

M.Ö. 650-546 yıllarında önce Pers istilasına, daha sonra İskender ve Roma istilasına uğramışlardır.
05-08-2008 23:43:19 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
seyhanlı Çevrimdışı
Moderator
*****

Mesajlar: 1,285
Katılma Tarihi: Jun 2008
Rep Puanı: 0
Mesaj: #20
Cvp: ANADOLU MEDENİYETİ
ANADOLU'YA HAKİM OLAN DEVLETLER

1)- PERS İMPARATORLUĞU: Anadolu M.Ö 543-333 yılları arasında İran'da kurulan PERS İMPARATORLUĞUNUN hakimiyetinde kaldı.

2)- İSKENDER İMPARATORLUĞU: Makedonya kralı II. Filip'in ölümüyle yerine geçen oğlu BÜYÜK İSKENDER Asya seferine çıkarak büyük bir imparatorluk oluşturmuştur.
ASYA SEFERİ: Büyük İskender bu seferle Anadolu, Suriye, Mısır ve Hindistan'ın bir bölümünü ele geçirdi. Pers İmparotorluğuna son verdi. Bu sefer dönüşünde yolda öldü.
HELENİSTİK MEDENİYET: Büyük İskender'in Asya seferi sırasında Yunan Medeniyeti ile Doğu Medeniyetleri birbirlerinden etkilendiler. Böylece doğu ve batı medeniyetlerinin karışımından HELLENİZM MEDENİYETİ ortaya çıktı.
İskender'in ölümünden sonra Anadolu'da küçük krallıklar kuruldu. Bunların başlıcaları;
a) BİTİNYA KRALLIĞI: Kuzeybatı Anadolu'da
b) PONTUS KRALLIĞI : Karadeniz'de

[Resim: bergamafx4.gif]
c) BERGAMA KRALLIĞI: Batı Anadolu'da kurulmuştur.
Bergama kralları bilim, edebiyat ve sanata önem verdiler. Koyun ve keçi derisinden PARŞÜMEN kağıdını icat ettiler. Bu sayede pek çok kitap günümüze geldi. Yine Bergama Krallığı Döneminde yapılan ZEUS tapınağı meşhurdur.




3)- ROMA İMPARATORLUĞU:
* İtalya'da kurulan bu devlet kısa zamanda Avrupa, Asya ve Afrika topraklarına yayılmıştır. 395 yılında Batı ve doğu Roma imparatorluğu olarak ikiye ayrılmıştır. Batı Roma 476 yılında, Doğu Roma (Bizans) ise 1453'te yıkılmıştır.
* Bozdoğan Kemeri(istanbul), Çemberlitaş(istanbul), Ogüst Mabedi ve Roma Hamamı (Ankara), Aspendos tiyatrosu (Antalya) Romalılardan kalan ünlü eserlerlerdir.
* Romalılar Mısırlılardan aldıkları Güneş takvimini JÜLYEN TAKVİMİ adıyla geliştirdiler.
* Fenikelilerin bulduğu harf yazısı(alfabe), İyonlar yoluyla Yunanlılara ve onlardan da Romalılar'a geçmiş, Romalılar bunu geliştirerek LATİN ALFABESİNİ oluşturmuşlardır.
* Roma'da ilk yazılı kanunlar 12 Levha Kanunlarıdır. Roma kanunları günümüz Avrupa hukukunun temelini oluşturur.

4)- BİZANS İMPARATORLUĞU(DOĞU ROMA İMP.):
* Merkezi İstanbul olan bu devlet 1453'te Fatih Sultan Mehmet tarafından yıkılmıştır.
* Ayasofya, Aya İrini, Hora, Sergios ve Baküs kiliseleri ile Yerebatan ve Binbirdirek Sarnıçları en ünlü eserleridir.
05-08-2008 23:46:45 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
« Önceki | Sonraki »
Cevapla 


Forum Atla: